30 Kasım 2011 Çarşamba

10.gün/ yarın samara

Yıllar önce, sıkıcı kış günlerinde, google earth'ün yeni çıktığı zamanlarda, kendime bir oyun bulmuştum. Google earth'ü açıp yaşamak istediğim bir şehri seçiyordum. Örneğin, New York. Kendime bir cadde ya da  sokakta ev tutup, bir de iş yeri seçiyordum. Sonra, her gün evimden işe, seçtiğim güzergahta işe gidip geliyordum. Aynı sokaktan diyelim bir hafta gidip geliyor. Sonraki hafta başka bir güzergahtan devam ediyordum. İşe gidip gelirken, yol üstündeki kafe, alışveriş merkezi, kilise vb. binalara dikkat ediyordum. Hafta sonu olunca da gene evimden çıkıp çevredeki parklarda yürüyor, müzelere gidiyordum. Müze girişlerinde explorer'ı açıp; sayfası varsa, müzenin içindeki resimlere ve sanat eserlerine bakıyordum. Bazen, hafta sonu tatili için, sevgilimle örneğin sicilya'ya gidiyor, hafta sonu tatilini geçiriyordum. Bu şehirlerden biri de Moskovaydı. Yaklaşık bir ay, hayalimde , KGB ajanı olarak, bu şehirde yaşamıştım. Bunu, aşağı yukarı bir yıl değişik şehirler için uyguladım. Sonra bu oyundan sıkıldım. Çünkü, kokular, lezzetler,insanların ifadeleri, bir büyük sanat eserini karşında görmekten duyduğun heyecan, müzikler, akla gelebilecek bir çok şey eksikti. Bunları niçin yazdım ve niçin hatırladım biliyor musunuz? Bugün,  metroda, orta yaşını biraz geçmiş, ortalama giyimli bir kadın, kapının yanındaki, trenin penceresiz bölümüne olabildiğince yaklaşmış,sessizce ağlıyordu. Suratında yardım dileyen bir ifade yoktu, utanma yoktu, başkalarının yardımına ihtiyacı yoktu, zavallılık hiç yoktu, panik yoktu, sıkıntı yoktu, sessizce, ağlama özgürlüğünü kullanarak ve kimseleri rahatsız etmeden ağlıyordu.O ağlarken,insan, başına kimbilir hangi felaket geldi diye bile düşünemiyordu. Çevresinde ki herkes, onun bu yasına, durumuna, saygılı ve rahatsız etmeden yolculuklarını sürdürdü. Kimse o ağlarken ne böldü, ne yüksek sesle konuştu, ne bir arkadaşıyla konuşurken kahkaha attı. Hepimiz, ona üzülmek değil de, saygı duyduk, onun o anını bölmek istemedik sanki...Benim google earth'de bulamadığım böyle şeylerdi işte. An'lara tanık olmak. Edepsizce değil de, adabınca.

Ayrıca, başka  gözlemlerimi de aktarayım. Moskovalı'lar, mucizevi bir şekilde, hızla giden trenin içinde, hiç bir yere tutunmadan ayakta duruyorlar. Kimisi ellerini öne kavuştırmuş  kafayı önüne eğmiş, uyuyor bile. Kimisi, gene aynı pozisyonda sanki meditasyon yapıyor.Kimisi, ne zaman çıkardığını ve tekrar yerine ne zaman soktuğunu hiç bir zaman göremediğim bir hızda kitabını ya da e-kitabını çıkarıyor ve okumaya başlıyor. Sanki kitap bir anda elinde beliriveriyor bir anda yok oluyor. Çok güzel, büyük ataç şeklinde kitap ayraçları var, biz de bunların kullanıldığını hiç görmedim. İpad ve tabletler inanılmaz yaygın. Kitapların ise, özellikle yaşlılarda, eski çok güzel deri kılıfları var. Bunlar belli ki, yalnızca o kitabın kılıfı değil de, sürekli kullanılan şeyler. Gençlerin çoğu bizdeki gibi sürekli, ellerindeki telefonla, mesajlaşıyorlar.Gene yaşlıların çok güzel, eski, deri çantaları var. Turistleri, kalın giysilerinden -bazen kar kıyafeti bile giyiyorlar- hemen tanıyorsunuz. Moskovalılar ise, benim düşündüğüm gibi kalın giyinmiyorlar. Ama, bere,şapka,atkı kullanmayan yok gibi bir şey. Bir kafeye girdiğinizde, paltonuzu , atkınızı vb. şeylerinizi vestiyere bırakmamak sanıyorum görgüsüzlük gibi bir şey sayılıyor. Çünkü, garson gelip hemen uyarıyor.

Yarın Samara'ya geçeceğiz.

Lada Samara  marka bir arabam vardı yıllar önce. İlk arabamdan sonra almıştım. İlki, Peugeot 1975 model bir külüstür idi. Şimdilerin parası ile 3-5 bin liraya almışımdır herhalde ama o kadar külüstürdü ki; her hafta tamirciye gidip ayarlarını yeniden yaptırmam gerekiyordu. Araba kullanmayı da ilk o araba ile öğrendiğimden artık çarpıkları ve boya sıyrıklarını yaptırmıyordum. Yalnızca, boya sıyrıklarına macun çektirmekle ve çöken kaportayı çekiçle düzelttirmekle yetiniyordum.O nedenle, Lada Samara'mı ilk aldığımda, bana Mercedes gibi gelmişti. 1992 model , ikinci el bir araçtı. Hiç unutmuyorum, satıcı , satarken "ağbi, kontağı çevir atla Bodrum'a git öyle sağlam bir araba" demişti. Sahiden de, Samaramla çok güzel gezmiştim. İzmir'in su basmaları meşhurdur. O araçla koltuk seviyesine gelen sulardan sağ salim sürerek çıktığımı hatırlıyorum. Şimdi sevdiğim arabamın yapıldığı şehre gideceğim.

Samara, Volga ve Samara nehirlerinin kesişme noktasında ve ikisinin kıvrımlarında kendini konumlandırmış bir şehir.Güneyinde Kazakistan, doğusunda Tataristan var.Samara bir oblast. Yani, özerk bir eyalet. Dimitri Şostakoviç II.dünya savaşı sırasında burada yaşamış ve 7.senfoniyi yazmış.Samara'nın ayrıca II.Dünya savaşında Alman İşgali tehlikesine karşı başkent seçildiğini biliyoruz. Ayrıca Rusya'nın en önemli sanayi şehirlerinden biri. Bakalım neler göreceğiz.

Bugünlük de bu kadar. Hepinize iyi geceler.

29 Kasım 2011 Salı

8.ve 9.gün / Moskova, İş'ten artan bir iki saat zaman

Aslında Pazartesi ve Salı için yazacak fazla bir şeyler yok arkadaşlar.

Sıradan müşteri ziyaretleri, adres araştırmaları vb. Hele de müşterilerimizin hemen hepsi banliyölerde olunca fazla bir yer görme imkanı olmuyor. Yalnız dün gittiğimiz bir yerin metrosunun karşısında bir elektronik çarşısı vardı. Orada, Türkiye'de 35-50 TL olan ECM CD'lerini kaça buldum dersiniz.100 ruble. Yani, 5.5 TL. evet yanlış duymadınız.Hemen 4 tane aldım. Kendimi tutmasam, bagajımda da yerim olsa çok daha fazla alırdım inanın.

Salı akşamı, işimiz akşam yedi'ye doğru bitti. Ben de,Mehmeti kibarca ekerek, otele girmeden önce,eksik kaldığını düşündüğüm bir iki yeri daha görmek için metroda yönümü ilk olarak Sportivnaya istasyonuna çevirdim. İnince Novodevichy Manastırını görmem lazım. Nazımın mezarı oranın mezarlığında. Novodevichy Manastırı zaten mezarlığı ile ünlü. İçinde Tolstoy, Şostakoviç,Prokofiev, Mayakovski,Stanislavski,Bulgakov ve Einstein'ın mezarları var. Manastır, 15.yy.da Prens III.İvan'ın Smolensk'i galiba Lehlerden geri alması şerefine yaptırdığı Katedral çevresinde büyümüş. Askeri ve Dini bir merkez olarak tarihtre yerini almış. Kırmızı duvarları ve Moskova Barok çan kulesi ile uzaktan hemen dikkat çekiyor.Zaten kale gibi. Ortada yer alan soğan kubbeler dikkat çekiyor. Bu soğan kubbeler benim alışık olmadığım bir manzara ve nerede görsem fotoğraflarını çekiyorum.Ne yazık ki; tahmin de ettiğim gibi , mezarlık kapalı. Olsun şansımı denemiş ve Nazım'a karşı da sorumluluğumu yerine getirmiş oldum.Buraya gelirken,mezarı başında ne yapacağımı uzun uzun , kara kara düşündüm.Herhalde bir çoğunuzun dabenzer şeyler düşüneceğini sezinliyorum. Fatiha okusan olmaz, yumruk sıkılı havaya kaldırıp bir slogan atsan olmaz eskilerde kaldı. Ben de diğer mezarlara yapacağımdan farklı bir şey yapmamayı, Nazım'a da ruhsal dünyama yaptığı katkılardan dolayı teşekkürlerimi iletmeye karar vermiştim. Fazla üzülmeye gerek yok, dışarıdan bile olsa görmek güzeldi deyip, adımlarımı tekrar metro istasyonuna yönlendiriyorum. Şimdiki amacım, Kurtarıcı İsa Katedralini görmek. Bunun içinde Kropitskaya istasyonunda iniyorum, Metrodan çıkar çıkmaz, katedral tüm ihtişamıyla ve büyüklüğüyle karşıma çıkıyor. Bunun da ilginç bir hikayesi var. Eski Katedral, Stalin kardeş tarafından bir Sovyet Sarayı yapılmak üzere havaya uçuruluyor. Bu gördüğüm katedral 1997 yılında bitirilmiş.İçeri giriş gene akşam olması nedeniyle herhalde kapalı. Ama üzerinde harika heykeller var. Heykelleri seyrederek çevresini dolaşırken Katedral bana çok güzel bir sürpriz yapıyor. Arkasında Moskova Irmağı ve üzerinde trafiğe kapalı harika bir köprü var. Turumu tamamladıktan ve Katedrale ait hediyelik eşyacıdan dayanamayıp Neşe'ye bir çan daha aldıktan sonra o köprünün üzerinden dondurucu soğuğa rağmen karşıya yürüyorum. Köprünün başlangıcında bir katedral bana bir hediye daha veriyor. Moskova'nın belki de en güzel manzaralarından biri karşımda duruyor şimdi. Kıvrılarak giden ırmak ve karşıda harika ışıklandırılmış Kremlin ve Kızıl Meydan manzarası var. Sabredip köprünün ortasına kadar yürüyüp en güzel açıdan fotoğraflarını çekiyorum. Karşı tarafta gece kulüpleri , barlar ve lüks restoranlar var. İşim olmaz. Onlar, Neşe'yle yapacağımız tura saklı kalsınlar. Bu arada dün bahsettiğim tekne gezilerinin başlangıç noktası da buradaki iskele galiba. Öyle anlaşılıyor.

Ben geriye dönüp Irmağın Katedralden tarafına geçiyorum.Tiyatro meydanına,Kızıl Meydanı kerteriz alarak   yürüyeceğim. Yaklaşık 1 km.lik bir mesafe bu.Çünkü sabah aksi gibi beremi otelde unuttum ve başım donuyor. Orada ki alışveriş merkezini hem bayan okuyucuların için gezmek , fiyatlar hakkında bilgi vermek, hem de kendime bir bere almak istiyorum. Yol üstünde ki, metro çıkışlarında yer alan büfelerden de , bir çok Moskovalı gibi karnımı doyuracağım. Hem ucuz hem de çok lezzetliler. Yolda gene bir sürü tiyatro ve üniversite binası, şık restoranlar, otellerden geçip Tiyatro meydanında ki alışveriş merkezine geldim. Burada da alışveriş merkezleri tıpkı bizim gibi. Ancak, bizde olmayan bir şey hemen dikkatimi çekiyor. Koridorlarda bir sürü kozmetik kioskları var ve bayanlar burada manikür yaptırıyorlar. Sizler için bir kaç fiyat aldım. Bakın bakalım nasıl? Karşılaştırma yapmanız için, bizde ki markalardan başlayayım. Unutmayın 1 usd = 30 ruble.
Bershka: Kazaklar 2.000 - 1.400 ruble arası, Elbise'ler 1.800 ruble, Zara : Taytlar 1.500 ruble, çok güzel örgü elbiseler 1.000 ruble, ç.izme 2.000 ruble, Kabanlar 6.000 ruble civarı, ayakkabılar 2.000 ruble civarı. Diğer mağazalarda da fiyatlar üç aşağı beş yukarı aynı. Fikir edindiniz herhalde.

Alışveriş Merkezinden çıkıp Metro İstasyonuna yürürken dikkatimi geçen gün Kızıl Meydan'da gördüğüm prefabrik inşaatttan gelen müzik sesi çekiyor. Oraya doğru adımlarımı yönlendirdiğimde , en istediğim şeyin hem de Kızıl Meydan da gerçekleştiğini görüyorum. Açık havada paten yapan ruslar. Meğer o alana paten pisti kuruluyormuş. Yılbaşı müzikleri eşliğinde paten yapan Rusları seyrediyorum. İçim mutlulukla dolu.




28 Kasım 2011 Pazartesi

7.gün, Moskova'da geziye devam / 2..bölüm

Evet, en son Kremlin'de Katedral meydanında kalmıştık.

Katedral meydanını geçince, artık, yol bitiyor. Önümde Moskova nehrine açılan bir park olduğunu görüyorum. Ama onun da önünde bir kaç asker ve yol var. Turistler oraya doğru gitmiyorlar. Ben de acaba yasak mı diyerek tereddüt etsem de içimde ki merakı ve moskova nehri'nin buradan görünüşünü merak ettiğimden, cesaretimi topluyor ve etrafa kulak kesiliyorum. Adımlarımı attıkça bir uyarı sesi bekliyorum ama gelmiyor. Arada bir önümden yüksek devlet görevlilerine ait son model mercedesler geçiyor. Önümü kesen yola geçip Kremlinin sınır duvarlarına geçmeliyim.Sağa sola bakıyorum gene hiç bir turist yok. Ama sabah sabah o kadar güzel bir manzara var ki, Moskova Irmağı, Kremlin'in hemen altındaki parkın altından akıp gidiyor. Hava sabah karanlığını yeni atmış, Puslu, güneş aradan kendini göstermek için fırsat kolluyor adeta ve arada bir yakaladığı fırsatları değerlendirip güzel sürprizler yapıyor. Nehrin rengi güneşle birlikte koyu yeşilden açık yeşile dönüyor. Parktaki güçlü ağaçların dalları nehre doğru uzanıyor. Karşıda kent manzarası ise bu dallardan fırsat buldukça kendini önümüze seriyor. Kafanızı sağa çevirince ise, Kremlin Sarayı'nın pasta rengi devasa yapısını görüyorsunuz.Şimdi yönümü yasak olan sol taraftan sağa doğru çevirdim ve bu eşsiz manzara eşliğinde yürüyorum. Borovitski kapısına doğru. Kapıya yaklaştıkça oradan da girişler olduğunu ,sayıları az bir grubun önce bir kapıda bekleyip sonra içeri girdiklerini görebiliyorum. Şansa bak. Gezilecek bir yer daha var ve muhtemelen sarayın içi bu. Derken; hani dün kapıdan girerken bana ısrarla 350 rublelik bilet satan kadından söz etmiştim ya. Full biletin ne olduğunu o zaman anlıyorum. Devlet silahhanesi'ni gezmeye biletim yetmiyor. Oysa, içeride Çarların taçları, mücevherleri, kıyafetleri ve tahtları sergileniyor. Ünlü faberge mücevherleri de burada sergileniyor. İçimden geri dönüp kadını dövmek geliyor. Kısmet değilmiş, Neşe'yle yapacağımız tura kalsın o da. Çünkü, fazla zaman kaybedemem öğlen ikiye kadar zamanım var ve daha Arbat sokağı beni bekliyor. Tekrar Aleksander bahçelerinden yürüyerek metro istasyonuna gelirken, Tiyatro meydanına bir kere daha göz atmak istiyorum. Meydana geldiğimde, sevgili dostlarım, içler acısı bir manzara var. Hani o geçen gün bahsettiğim Karl Marks'ın büstü ve "dünyanın bütün işçileri birleşiniz" yazısı vardı ya, orada sayıları 10 kişiyi geçmeyen ve hayli yoksul oldukları her hallerinden belli, yaş ortalaması 70 olan bir grubun , eski bir amfi, hoparlör eşliğinde , ellerinde kızıl bayraklar, enternasyonal marşı söylediklerine şahit oluyorum. Aralarında bir kaç da genç var. İnanılır gibi değil. Demek bu kadar azalmışlar. Gene, size geçen gün bahsettiğim KGB'nin oteli olan Metropol oteli vardı ya, hayli yorulduğumu farkedip, orada ikinci kahve molası vereyim diyorum. Fakat otel kapalı, ancak, altındaki mağazalar açık ve bir hediyelik eşya dükkanı var. İçeri girip, fiyatları da uygun görünce kendime orak çekiçli bir CSKA Moskova t-shirt'ü , Neşe'ye bir kızıl yıldızlı t-shirt ve neredeyse bir şapka koleksiyonu olan kızikoma da Rus ballets yazan bir bere alıyorum. Evet, şimdi Arbat zamanı, üstelik iştahım az önce Kremlin pastasını yememe rağmen hala açık. Arbat , Ploşit Revalutsiye istasyonundan bir sonraki durak. Hayli de yakın sayılır yani. Ver elini Arbat. Ben eski Arbat tarafından gireceğim. Bunu da, caddenin girişinde ki, Prag Restaurant'ından anlayacağım. Bu restaurant da, Art Nouveau tarzında bir yapı. Bakalım göreceğiz. Metro'dan çıkışta gene bir kaç Moskovalı dostumdan yardım istiyorum. Hemen gösteriyorlar sokağı. Doğru girişe gelmişim, zira, Prag Restaurant'ı hemen seçiliyor. Sevgili dostlar, bu restaurant'ta Puşkin'in Üç Kızkardeş adlı oyununun galası olmuştu. Buradan kimler geçmiş kimler. Ama büyük hayal kırıklığı, restaurant kapalı. Dışarıdan seyretmekle yetinip, hayallerimi de kurduktan sonra, saate bakıyorum, bir'e geliyor. Acele etmeli, çünkü bu sokak yaklaşık üç kilometre ve saat iki'de bitmeli. Böyle de disiplinli bir kişiyim yani. Gene de, sanki hiç acelem yok da sıradan bir pazar gününü geçiren Moskovalı gibi hissetmeye çalışarak sokağı adımlamaya başlıyorum. Gerçekten de kendinizi 18.yüzyılda hissediyorsunuz orası kesin. Bir mimar olsam bütün yapıları incelerdim. O kadar güzeller. Dayanamayıp hemen hemen her binanın fotoğraflarını çekiyorum. İstanbul'a dönünce ansiklopedik bilgilerini edinirim diyerek. Ama kendime söz veriyorum, dönerken hiç fotoğraf çekmeyip hissederek yürüyeceğim. Sokak ilerledikçe güzelleşiyor. Bol bol hediyelik eşya dükkanı var. Ama , eski yapılar ve sokak araları, hediyelik eşya dükkanlarının turistik hava katmasını henüz bodrum çarşısı boyutuna getirmemiş. Bir de tabii gene heykeller. Arada, başlarında öğretmenleri ile okul çocukları geçiyor. Size bahsetmişmiydim burada Puşkin, Mayakovski, Çaykovski, Meyerhold yaşamış.Çok sevdiğim yazar , Bulgakov'un henüz okuyamadığım "Arbat Sokağı Çocukları" diye bir romanı var. Ekim devrimi sırasında öldürülen soyluluarın trajedisini anlattığı. Ağbimle öğrencilik yıllarımda tezgahta kitap satarken, sokakta okuduğum, şimdi yazarını hatırlayamadığım, "Arbat Sokağı" diye bir roman vardı. Sokağın komünist dönemde bile, bir çok muhalif  fikre, yeni sanat akımına öncülük yaptığını, şimdiki gibi turistlere hizmet eden ressamların değil , gerçek ressamların mekanı olduğunu anlattığı bir roman okumuştum. Yani o zamandan beri merak ederim. Tabii, bunu yaşamak için, kaldıysa sokağın undergrounduyla tanışmak gerek. Mümkün değil tabii. Benimki hayal kurarak yürümek sadece. Bir anda , sabah otelden çıktığımdan beri hiç oturmadığımı , oldukça yorgun olduğumu farkediyorum. İkinci kahve molasını vereyim ve yanına da bir cheese kek söyleyeyim diyorum. Şöyle yola bakan masaları olan boş bir kafeye giriyorum. Kahvem ve kekim geliyor. Gerçekten yorulmuşum. Tekrar Moskova gezi kitabıma göz atarak ve arada yolu seyrederek yaklaşık bir yirmi dakika dinleniyorum ki; Mehmet arıyor. Beklenen an. Tamam geliyorum merak etme derken "ağbi keyfine bak , müşteri aradı, yarına erteledi görüşmeyi " diyor. Üzülüyorum çünkü iş olarak boşa bir gün gidiyor, seviniyorum çünkü gerçekten de aylaklıkla dolu bir gün geçecek.  Ozaman yürümeye devam. güzel kahve ve muhteşem keke 370 ruble ödeyip, yürümeye devam ediyorum. Sokakta resim satan tezgahlar var önümde. Tezgahlara yaklaştığımda, Suluboyai karakalem ve pastel tarzlarda yapılmış çeşitli Moskova manzaraları var. Arbat sokağından resim almadan geçilmez. Alacak oluyorum ki; içimden bir ses ne malum ileride daha ucuz ve iyilerini bulmayacağın diyor. Erteliyorum. Tekrar yürümeye devam. Muhteşem binalar, evler, heykeller  bitmiyor. Gözlerim gerçekten bayram ediyor. İleride bir heykelin önünde toplaşmalar var. Heykele yaklaştıkça bunun Puşkin ve karısı Natalya Gonçarova olduğunu farkediyorum, hani dostu Pavel Pletnyov'a şöyle yazdığı "evlendim,mutluyum.Bir tek isteğim var. Ömrümde hiç bir şey değişmesin, hiç bir şey şu andakinden daha iyi olamaz" diye yazdığı,Tanrım şu karşısında ki muhteşem iki katlı ev de onun evi olmasın sakın. Evet öyle.Puşkin bu evin ikinci katını altı ay için kiralamış.Fakat üç ay geçtikten sonra St.Petersburg'a geri dönmüşler.Ekim devriminden sonra bu bina, Kızıl Ordu tiyatrosuna dönüştürülmüş. Üstelik zamanda var. Hemen heykelin fotoğrafını çektikten sonra evin kapısından içeri giriyorum. Bu evi gezmek 80 ruble. Üstelik ceketimi , çantamı bırakacağım portföyde ücretsiz. Evi gezmeye başlıyorum. Giriş katındayız. Giriş katında fazla bir şey yok. Şimdi ikinci kattayım. İçerisi dört salon ve iki küçük odadan oluşuyor. Salonların perdeleri, perde askıları, avizeler, mermer sobalar, ceviz ve gül ağacı mobilyaları ile çok güzel, çok sade. Her oda ayrı bir renk. Açık renkler , leylak rengi, açık mavi , perdeler de ona göre. İçeride öğretmenler ve çocuklar. Öğretmenler o kadar sevgiyle anlatıyor ve her kelimenin vurgusunu o kadar tane tane yapıyorlar ki; anlamamak mümkün değil. Ayrıca çok güzel Moskova tabloları var. Sırf bu tablolar için bile gezilir. İkinci katı üç kere geziyorum. İlkinde dekorasyon, döşeme için. İkincisinde tablolar için, üçüncüsünde ise gözlerim artık iyice alıştığından Puşkin gibi. Bazen sabah yeni uyanmış olarak hayal ediyorum kendimi. Perdeyi aralayıp, sokağa bakarak havanın nasıl olduğunu kestiriyorum. Bazen, eve davet ettiğim bir arkadaşımı karşılamak için bir salondan diğerine geçermiş gibi yaparak. Artık çıkmak zamanı. Tekrar dışarısı , yürümeye devam. Karnım acıkmak üzere, ama birazdan bir meyve pazarı görmem lazım. Nitekim, o meyve pazarı sokağın bitimine doğru beliriyor. Hemen bir haftadır meyve yemediğim için dört beş mandalin iki elma alığ çantama atıyorum. Bir yandan mandalinlerimi yiyip bir yandan da yürüyerek sokağı bitirdim. Şimdi solumda az önceden beri heybetli halini uzaktan ara ara kestiğim. Stalin'in yedi kızkardeşleri olarak bilinen 1940 ların sonu ile 1950 lerin başlarında yapılan yedi gotik yapıdan biri bu. Gerçekten heybetli ve etkleyici. Fotoğrafalrını bol bol çektim. Ne demiştim? Kendime sözüm var. Bu Arbat Sokağını şimdi hiç fotoğraf çekmeden, sıradan bir Moskovalı gibi tekrar yürüyeceğim ve unuttum sanmayın resim satın alacağım. Tekrar geri hadi bakalım. Aynı ressam kadından, bu sefer bir karakalem, bir de suluboya resim alarak yoluma devam ediyorum. Sokağın ortasına geldiğimde tekrar aynı kafeye girerek sabahtan beri üçüncü kahve molamı veriyorum. Bu sefer,yanında enfes bir strudel var. Üstü dondurmalı, tabağın kenarlarına güzel bir sosla süsleme yapılmış, üzerine pudra şekeri serpilmiş. Kahveyle çok güzel bir ikili oluyorlar. Üstelik, öğlen oturduğum masadayım ve Moskova'da eskiden bizde olduğu gibi içeride bazı masalarda sigara içiliyor. Benim masada o şanslı masa. Tam bunların keyfini sürüyorken, hapşırmamla yanımdaki masadaki iki kız da , dönüp Rusça çok yaşa diyorlar. "you too" deyince nereli olduğumu soruyorlar. Türküm , siz nerelisiniz diyorum. St.Petersburg deyince heyecanlanıyorum resmen. O da ; en görmek istediğim şehirlerden. Seyahat programımın orayı da kapsadığını söylüyorum. Çok şanslısın diyorlar. Evet öyleyim deyip, Gorki parka , nasıl gideceğimi soruyorum. Hemen ellerindeki ipad'den bakıyorlar hangi istasyonda ineceğimi söylüyorlar. Saat beş'e geliyor. Bir de orayı görmek amacıyla yeni arkadaşlarımla vedalaşıp (aranızdan bazılarının, "nereye salak adam, ne güzel tanışmıştın bırakılır mı ?" dediğini duyar gibiyim. Çok ayıp!..) hesabı da ödedikten sonra, tekrar Arbatskaya metro istasyonundayım. Şimdiki hedefim Oktobırskaya metro istasyonu oradan çıkınca Gorki park çok yakınmış. Ama, hat değiştirmem gerek. Önce mavi hattan kahverengiye sonra da sarı hatta geçerek yolumu buluyorum. Tekrar yanımda ki sevimli bayana Oktobırskaya durağını onaylatıyorum. Çünkü yazıları henüz tam çözemedim , ancak tahmin edebiliyorum. İşaret parmağımla göstererek Oktobırskaya diye bir soru ünlemi koyduğum durağı onaylıyor. İnerken, Rusça nereye gidiyorsun diye tahmin ettiğim bir soru ünlemiyle bir şeyler söylüyor. Gorki park olduğunu söyleyince kendisini takip etmemi söylüyor. Çıkışa kadar ben ingilizce, türkçe o da rusça sohbet ediyoruz. Çıkışta bana , Gorki parkı elleriyle işaret ederek tarif ediyor. Teşekkür edip vedalaşıyoruz.  Ruslar gerçekten çok iyi insanlar. (İş hayatı için geçerli değil bu dediğim yalnız, gündelik hayat itibariyle ) Gorki parka 300-400 mt. yürüdükten sonra ulaşıyorum. Gösterişli ve aydınlatılmış bir girişi var. Bu girişi görünce, devasa parktan korkmuyorum. Çünkü nerede olursa olsun , bu girişi kaybetmek imkansız. Amacım, içeride açık havada paten yapanları izlemek. Daha doğrusu öyle olduğunu tahmin ediyorum. Ama, bu tahminimde yanıldığımı yürüdükçe anlıyorum. Park'ta benden başka en çok 10-15 kişi var ve parkın büyük bir kısmı onarımda. Ben de artık çok yorgunum ama ırmağın kıyısına ulaşma gücünü hala taşıyorum. Irmağın kenarına geldiğimde, gezi kitaplarında okuduğum gezinti teknelerini görüyorum. Bunların iskelelerinden biri de Gorki parkın kıyısında ama kapalı. Bizim, boğazda gezinti yapan tekneler benzeri tekneler bunlar. İçinde yemekte yeniyor. Neşeyle böyle bir yemek yemek lazım. Moskova ırmağında, teknede, gerisini siz düşünün, hayır düşünmeyin çok ayıp.

Dostlarım böylelikle günü bitirmeye karar vererek, yorgun bacaklarımı son bir gayretle tekrar metro istasyonuna yönlendiriyorum. Otele geldiğimde saat sekize geliyor. Sabah sekizden beri üç defa ortalama 20'şer dakika oturduğumu hesap ederseniz. Günün 11 saati yürüyerek ve ayakta geçmiş. Siz düşünün hemen duş ve bir iki saat uyku ile kendime ancak geliyorum.

27 Kasım 2011 Pazar

7.gün, Moskova'da geziye devam / 1.bölüm

Kremlin saat 10:00'da açılıyor. Herhalde kapısında çok kuyruk olur diyerek, sabah erkenden kalktım.Saat henüz sekiz idi. Eğer, Moskova'da da turistler Ayasofya gibi, sabahın yedisinde kuyruğa giriyorlar ise, geç bile sayılırdı. Hemen acele bir kahvaltıdan sonra artık iyice alıştığım Metro'ya doğru yola çıktım ve bu sefer kimseye sormadan dünkü durağımda indim. Moskova'da hava çok geç aydınlanıyor. Saat sabah dokuz olmasına rağmen hava İstanbul'da ki 04:30-05:00 gibi karanlıktı.Etrafta da doğrusu bir turist kalabalığı yoktu. Tek tük bir iki insan o kadar, ben de tekrar Kızıl Meydan'a girerek, dün eksik bıraktığım GUM'un arkasında ki Kitay Gorod bölgesini gezmeye başladım, çok fazla uzaklaşmak istemediğim ve canım bir kahve çektiğinden 4-5 sokak gezdikten sonra tekrar GUM'a doğru yöneldim ve karşısında ki güzel bir kafe'de bir kahve içtim. Bir yandan da Moskova rehberimi açıp, Kremlinde göreceğim güzelliklere hazırlanmaya başladım. bu arada hani size dün Kremlinin girişindeki Kutsal Üçleme Kulesine giderken yürüdüğümü söylediğim park var ya ; o parkın adı Alexander Parkıymış ve dün dikkatimi çekmeyen çok önemli bir şey, Meçhul Asker Anıtı oradaymış. Allahım ne dikkatsizim. Neşe'nin dediği kadar var. Hani 1941-1945 yılları arası II.Dünya savaşında ölen askerler anısına yaptırılan ve hiç sönmeyen bir meşalenin yandığı, başında iki askerin daima nöbet tuttuğu, üzerinde "Adın bilinmez, yaptıkların ölümsüz" yazan. Kendimi affetmeyeceğim, kimbilir böyle yürürken bu dikkatsizliğimden ötürü başka neleri kaçırıyorum diye kendime kızarak hızla hesabı istiyorum. Hayret bir şey, bu süper kafe'de kahve bizim otelin yarı fiyatına, 80 ruble. Ayrıca, Camel gibi bir sigara olan Zolotaya adlı Rus sigarası da otelin dışındaki normal büfelerde 55 ruble değil, 27 ruble. Bir daha otelde ne kahve içerim , ne de bir şey satın alırım. Saat dokuz buçuk, hızlı davranmam lazım. Bu yarım güne çok şey sığmak zorunda. Tekrar tarih müzesini geçip , bu sefer artık adını bilmenin verdiği ayrı bir hazla, Alexander parkına giriyorum. Çok geçmeden, solumda Meşhul Asker Anıtı beliriyor. Dün nasıl farketmemişim tekrar hayret ediyorum. Bu arada hava, saat 10'a gelmesine rağmen İstanbul'da ki saat altı aydınlığına yeni ulaşıyor. Japon turistlerle birlikte fotoğraf çekiyoruz. Japonları görmenin paniği ile adımlarımı hızlandırıp Kutsal Üçleme Kulesine ulaşıyorum . Bilet satan görevliye 700 rublemi uzatıp, full bilet almak istediğimi söylüyorum. Kremlin mi? diye soruyor. Evet deyince. 350 ruble alıyor. Geri çevirip tekrar full bilet istediğimi söylüyorum. Tekrar Kremlin mi? diye soruyor ve ısrarla biletimi değiştirmiyor. "Ülen senin dürüstlüğünü yiyim , içeride katedrallere bi giremezsem senin yüzünde, işte o zaman yandın" diye Türkçe söylenerek çaresiz girişe yöneliyorum. Kapıda allahtan fazla bir kuyruk yok. Amerikalı bir rehber bizim efendiliğimizi çiğneyip kendi grubunu öne geçiriyor ki; askerler hemen uyarıp geriye gitmelerini söylüyor. Bozulan rehber grubunu geri çekip, bizim yanımıza getiriyor. Kapıda biraz geride efendice bekleyen ,ben ,Ruslar ve bir kaç japon, bu uyanıklara sıramızı kaptırmamak için ileri doğru yöneliyoruz.  İkinci bir sorun: içeri çantayla girmek yasak. Asker, çantamı aşağıda emanete bırakabileceğimi söylüyor. Kapının açılmasına iki dakika var. Hızla aşağı  inip 45 rubleye çantamı emanete bırakıyorum.Tekrar koşar adım yukarı. Güvenlik kontrolünde, cebimdeki fotoğraf makinasını kenara bıraktığımı gören aynı asker, onu da sokamayacağımı söylüyor. Yüzümde nasıl bir hayal kırıklığı gördüyse, sonra geçebileceğimi ama fotoğraf çekmememi ifade ediyor. Ruslar gerçekten iyi adamlar. Nihayet giriş yaptığım  Kutafya Kulesinden Kutsal Üçleme Kulesine doğru Neglinnaya ırmağı (unutmayın artık bu ırmak yok, yerine Alexander park var.Sonra yalancı demeyin) köprüden yürüyorum.. Kitapta ne diyordu? Napolyon'da Kremlin'e buradan girmiş. O zamanları hayal ederek, yürürken içimdeki japon harekete geçip, fotoğraf çekmemi söylüyor. Kafamı arkaya çevirip ciddi bir tehlike olmadığını gördükten sonra, az önceki askerden içimden özür dileyip bir kaç poz fotoğrafı çok da belli etmeden çekiyorum. Ne de olsa , sizlere karşı sorumluluklarım var. Bu açıyı ve manzarayı sizler de görmelisiniz. Kutsal üçleme kulesi 80.mt.yüksekliğinde 1495'te yapılmış ve mahzenleri cephanelik olarak tasarlanmış. 16.ve 17.yüzyıllarda ise zindan olarak kullanılmış. Kapının girişinde sağ tarafta, beyaz mermer ve camdan yapılmış Kongre Sarayı var. 6.000 kişilik oditoryumu olduğunu yazıyor kitap. Bir zamanlar komünist parti toplantılarının merkezi olarak kullanılmış. Hani size geçen gün bahsetmiştim ya, (bunu en iyi Can bilir) düzenli olarak SBKP kongre tutanaklarını okurduk diye, işte o tutanaklar buradan çıkıyormuş. Vay be, diyorum. Diğer turistler gibi acele etmemeye zorluyorum kendimi. Binanın dış yüzünü biraz yavaş adımlarla bir kere daha başa alıp yürüyorum. Tekrar başlangıç noktamdayım. Şimdi sola bakalım. Sol tarafa yaklaşamıyorsunuz askerler hemen uyarıyor. Peki biz de bakarız o zaman. Dürbünümü çantada bıraktığıma hayıflanıyorum. Salak kafam. Oysa ta Türkiye'den böyle şeyler için getirmiştim. Neyse, Kalenin kuzeyindeki bina onarımda. Ama onun Tophane olduğunu biliyoruz. Nereden mi? Tıpkı bizim Kuleli gibi , onun da dış yüzeyine, bir zamanlar olduğu gibi; sarı duvarları, yeşil çatıları ve beyaz süsleri ile resmeden bir perde germişler.Tophane'nin yanında bir zamanlar Yüksek Sovyet Prezidyumuna ev sahipliği yapan (kaç kişi olurlardı dörttü galiba değil mi?) Kongre Senato var. Kubbeli bir çatısı var. Gene anılar... Şimdi Rus hükümeti burada görev yapıyormuş. Ben manzaranın tadını yeterince çıkardığıma kanaat getirdikten sonra devam ediyorum. Hakikaten, geçen gün de dediğim gibi, bu pastayı , aç karnıma cumburlop indirmek niyetinde değilim. Tadını çıkararak ve hayal ederek gezeceğim. O nedenle kusura bakmayın havaya girmem için fazla fotoğraf çekmek istemiyorum. Üstelik de yasak biliyorsunuz. Mazeretim var yani. Sağdan ilerlemeye devam. Senato binasının karşısında Rus metal dökmeciliğini en büyük şaheseri sayılan ve bugüne kadar üretilmiş en büyük toplardan biri olduğunu kitapta yazan Çar Topuna doğru merakla ilerliyorum. 1586'da yapılmış. Üzeirndeki süslemeler bir harika, topun üstünde Çar I.Fiyodor'un (Korkunç İvan'ın oğlu) portresi var.  Top'a geldiğimizde Katedral Meydanının da girişine geliyorum. Size çok kitabi bilgi vermek istemiyorum. Bu bilgilere ve alasına her zaman ulaşabilirsiniz. O nedenle kısa keseyim, Sağda, beş adet gümüş kubbesiyle dikkat çeken on iki havari katedrali var.Bunun arkasında Patrik sarayı var. Meydanın ortasında Meryem Ana'nın Göğe Çıkış Katedrali var. Burada Çarların taç giyme törenleri yapılıyor. Arkasında 11 altın kubbeli kümesiyle Terem Sarayı var. Meydanda yüzünüzü Meryemin Göğe Çıkış Katedraline çevirip sağa baktığınızda Emanet Cüppe Kilisesini görüyorsunuz. Şimdi arkanızda ise, Baş Melek Katedrali var. Burada Rus Çarları defnediliyor. İçeride 46 adet Çarın lahiti var.Onun biraz önünde ise, Büyük İvan Çan Kulesi var. Ayrıca bir de meydanda Meryeme Müjde katedrali var. Burada da Çarlar vazftiz ediliyor ve evleniyorlar. Bunun da dokuz adet altın soğan kubbesi var. Ben Meryeme Müjde Katedralinin , Meryemin Göğe Çıkış Katedralinin içini gezdim. İçlerinde gerçekten çok güzel ikonastasis var. Bizim Kariye Müzesi (ne müzesi ?kilisesi bal gibi de işte!) yarışır yani. Bunları ünlü ressam Andrey Rubylov ile hocası Yunanlı Theophanes yapmış. Katedral meydanından çıkıp ilerlemeye devam ediyorum. Ama kitapta burada -Büyük İvan Çan Kulesinin önünde bir çan olduğu yazıyor. Onu görmedim. Hakikaten dikkatsizim ben. Evet, çan kulesinin önüne gelince o 200 tonluk çanı da görüyorum. Bu çan bir kez bile çalınamadan çatlamış biliyor musunuz ? Ne yazık? Adı da Çar çanı. Kremlinde çıkan bir yangında askerler iyiniyetle su sıkınca üzerine çatlamış ve bir parçası önüne düşmüş. Onun da fotoğrafını çektim. İstanbula dönünce yayınlayacağım. Bu kıyağımı da unutmayın derim.

Arkadaşlar benim gene uykum geldi saat 01.30'a geliyor. Yarın zorlu bir gün beni bekliyor yarın. İzninizle yatacağım. Bu gezinin ikinci kısmını yarın yazıcam. Nasıl olsa yarın işten başka bir şey yok. Muhtemelen yazacak bir şey de olmayacak. Ama bugün çok dolu geçti. Yaz yaz bitmez sabaha kadar sürer. O nedenle kalan kısımları yarın akşam yazacağım.

26 Kasım 2011 Cumartesi

6.gün, moskova ,bir şehirde kaybolmak...

Sabah ekiple 12:00 de buluşmak üzere, geceyi bitirmiştik. Sabah uyandığımda saat 10:00'a geliyordu. Duş vb.nin ardından , baktım Mehmet daha uyuyor, onu beklemeden aşağı kahvaltıya indim. Kahvaltıdan sonra otelin kafelerinden birinde bilgisayarımı açıp, haftanın ayrıntılı bir raporunu merkeze gönderdikten sonra, İstanbul'dan aldığım Moskova gezi kitabını okumaya başladım. Neredeyse kitabı bitiriyordum ki; Mehmet ve Maya'dan baktım hala haber yok, onları aradım , artık toparlanmalarını kahvaltıya gelmelerini söyledim. Mehmet ve Maya'nın toparlanması, kahvaltı etmeleri öğleden sonra saat biri buldu. Bu sefer üçümüz birlikte müşterilerimizi arayıp randevularımızı aldık. Çarşamba'ya kadar süren bir randevular dizisi. Ama, tatil gününe gelmesi nedeniyle Cumartesi ve Pazar'a bir randevu alabildik. Randevumuz için kalktığımızda saat iki'ye geliyordu. Mehmet gene taksiyle gidelim diye öneride bulunmuştu ki; ben, hem dün gördüğüm trafiğin etkisiyle, hem de taksinin pahalı olmasını öne sürerek metro diye tutturdum. Bir yandan da amacım, az önce okuduğum Moskova gezi rehberinde Kievski istasyonunun en görülmeye değer istasyonlardan biri olduğunu yazması nedeniyle orayı görmekti. Zaten randevumuzda Kievski istasyonunun hemen yanında idi. Müşteriyi ziyaret saat dörde doğru bitti. Mehmet ve Maya otele dönüp dinlenmek istediklerini söylediler. Benim ise, canıma minnet. Kievski tren istasyonundaki bir büfeden metro haritası aldım. Ama harita tamamen kiril alfabesi, ingilizce yazılışları yok. Öyle bir harita da yok. Mehmet inanmaz bir şekilde "ağbi emin misin, kaybolursun bak " dedi.

 Sevgili dostlarım , kaybolmayı çok istediğimi söylesem Mehmetin bana deli gözüyle bakabileceğini bildiğimden , "merak etme , bir şey olmaz" diyerek arkadaşlarımla vedalaştım veeeee dünden beri taksi camından baktığım şehre paraşütle atlar gibi kendimi bıraktım. İnanın bana Moskovalıların çoğu kucaklarını açtılar ve beni çakılmaktan kurtardılar diyebilirim. Çünkü, Mehmet ve Maya'nın metro haritası üzerinde hangi hatları takip edip , nerelerde aktarma yapacağımı işaretlemelerine rağmen , anlaşıldı ki, onların çizdiği hat onarım nedeniyle kapalı imiş. Daha ilk trende sorduğum bir adam baktı ki benimle ingilizce anlaşamıyor telefonla karısını aradı kadın telefonda bana anlatmaya başladı. Ama bu sefer ben anlamıyorum. Neyse, sonunda işaretlerle bir durağa geldiğimizde inmemi söyledi adam. İner inmez yanıma bir kadın yanaştı ingilizce olarak yardım etmek istediğini söyledi.  Nereye gitmek istediğimi sordu. Ben arkadaşlarımın çizdiği yolu anlatarak Kremlin sarayına gideceğimi söyledim. O  onların çizdikleri hattın bozuk olduğunu söyleyip bana yeni bir hat çizdi. Numaralandırarak hatları ve durakların adını o söyledi ben yazdım. Adı Yekaterina imiş, Kısaca Kate olarak söyleniyormuş. Beni bineceğim yeşil hatta kadar götürüp bıraktı , kendisine çok teşekkür edip, vedalaştıktan sonra Yeşil hatta ilerlerken, bu defa anons edilen durakların bazılarını kaçırdığımı farkederek yaşlı bir karı kocaya yanaştım ve ineceğim durağı teyit etmek amacıyla onlara sordum. Yarı ingilizce yarı tarzanca anlaşırken, kadın "sen Türk'sün?" dedi. Hayretle "evet, siz nereden Türkçe biliyorsunuz" diye sordum. Onlar da Türkçeyi çok az bildiklerini, Silivri'de yazlıkları olduğunu, yazları İstanbula geldiklerini söylediler. Adamın adı Valeri imiş, bana kendini Veli bey diye tanıttı gülerek. Kadının ki ise; Galina. Galina ve Valeri beni tam gideceğim yer olan,  Ploşit Revalutsiye istasyonuna kadar getirip, üstelik bir de benimle birlikte çıkıp, Bolşoy binasını, KGB binasını, KGB'nin otelini, Küçük tiyatroyu, Duma'yı gösterdiler tam hangi istasyondan binersem doğrudan otelime gidebileceğimi de gösterdikten sonra tam Kızıl Meydan girişinde bırakıp kolaylıklar diledikten sonra ayrıldılar. O kadar güler yüzlü , iyi niyetli insanlardı ki; birlikte bir kahve içme teklifimi de nazikçe reddediler.

Arkadaşlar, nihayet, meşhur 1 mayısların yapıldığı, Sovyet ordusunun bütün dünyaya gücünü gösterdiği, tarihte bir çok dönüşüme şahit olmuş, Kızıl meydandayım.

Kızıl Meydan'a Moskova tarih müzesinin oradan girdim.Girer girmez soldaki kilisede yapılan pazar ayininden yükselen ilahiler (İstanbulda olduğu gibi sanırım cumartesi akşamı yapılıyor) beni doğrudan kendine çekti. Koro sanki Jan Garbarek'in officium albümünden çıkmış gibiydi. O kadar etkileyici söylüyorlardı ki, ayini terkedemedim. Kalabalığın da arkadan ittirmesi ile bir anda kendimi dış narteksden geçip içeride buldum. Artık çıkmak olanaksız gibi bir şeydi. Turist olarak girdiğim ayinde inançlı bir hıristiyan gibi , ben de katılımcı olmuştum. Ben de bu etkileyici anın tadını çıkararak , kendim için, ailem için, sevgilim, kızikom ve siz dostlarım için dua edip Hz.İsa'ya  bir müslümanda olsam kendisini peygamber olarak tanımam nedeniyle benim de günahlarımı bağışlaması , iyi bir insan olmam için yardımcı olması, bilgelik ve bilgiyle donatması ve sağlıklı bir yaşam sürdürmem için dua ettim. Kendimi ilahilerin etkisine ve ruhani havaya o kadar kaptırmışım ki; gözlerimde ki yaşları farkedince , abartma Atıl deyip, arkamdaki insanlardan izin isteyip nartekse tekrar geri çıktım. Kendim, kızikom ve sevgilim için bir mum, ailem için bir mum ve siz dostlarım için de bir mum yakıp
(bana 20 ruble borcunuz var, günahkar bedenlerinizin arınması için bakın ne paralar harcıyorum) kiliseyi terkettim. Arkamda bıraktığım kiliseden çan sesleri de yükselmeye başlamıştı ki, bu ağır havadan kurtulmak için hemen yanındaki ünlü devlet satış mağazası olan GUM'a girdim. GUM'un dışı o kadar güzel aydınlatılmış ki (keşke fotoğrafları da yayınlayabilseydim ama fotoğraf makinesinin SD kartını benim bilgisayar tanımadı) , bol bol fotoğraflarını çektim. İçine girdiğimde ise, adının devlet satış mağazası olduğuna aldırmayın o eskidenmiş demem lazım burada, dünyanın hemen hemen bütün markalarının çok şık dükkanları olduğunu görünce, sevgilim burayı görseydi, mutlaka bir silk&cashmire mağazası açmak isterdi demeden geçemedim. Bir kahve molası beni, inançlı ,sofu insan havasından çıkardı ve kendimi bir eski komünist olarak Kızıl Meydanı gezmeye hazır hissettim. Bu sefer, zaten Meydana girer girmez karşıdan hemen gözüken ama güzel bir tatlıyı sona saklar gibi bir duyguyla hemen saldırmamak için kendimi zor tuttuğum Aziz Vasili katedraline doğru yürümeye başladım. Aziz Vasili katedralini Moskovanın bütün fotoğraflarında bulabilirsiniz. Asıl adı Meryem Ananın Şefaat Katedrali olan , çok renkli soğan kuleleri ile dikkat çeken bu harika yapı, , 1555-1561 yılları arasında Korkunç İvan tarafından , 1552 de Tatarlara karşı kazandığı zaferin anısına yapılmış. İvan'ın başka bir yerde daha güzel bir kilise yapmasın diye mimarının gözlerini çıkarttığı söyleniyor. İç mekan geziye kapalıydı ama zaten dışı kadar güzel değilmiş. Aziz Vasili'nin önünde bronz bir heykel var. Bu heykeller Minin ve Pojarski'nin heykelleri. Gerçekten etkileyiciler. Biz ülkemizde ne kadar az heykel görüyoruz sevgili dostlarım. İnsan yurt dışına çıkınca bu bakımdan gözleri bayram ediyor. Bazılarınız kızacak ama, hep Atatürk heykeli. Bu Minin ve Pojarski'nin heykelinin dikilmesinin sebebi, Karışıklık döneminde kenti Polonya işgalinden kurtaran iki kahraman olmalarından ileri geliyor. Hemen solunda Lobnoye Mesto denilen yükseltilmiş yuvarlak bir platform var, buradan İmparatorluk hükümleri duyuruluyormuş. Aziz Vasili katedralinin hemen sağında Kremlinin giriş kapılarından biri olan Mesih kapısı var. Üzerindeki 67 metrelik saat kulesi çeyrek saatleri de haber veriyor. Gerçekten çok zarif. Kremlinin dış duvarlarını seyrederek tekrar Kırmızı binasıyla dikkat çeken Tarih Müzesine doğru yürümeye başladım. Bu arada, Moskovalılar gerçekten inanılmaz yardımsever inssanlar yalnız gezmem nedeniyle fotoğrafımı çekmesini rica ettiğim bütün insanlar bazen doğru açıyı yakalamak için kimi zaman çömelerek , kimi zaman çektikleri fotoğrafları beğenmedikleri için tekrar çekerek çok yardımcı oldular. Bir askerden birlikte bir fotoğraf çektirmeyi rica ettim. Hemen kabul etti. Hatta son derece güleryüzlü olmasına rağmen ulusal gururlarını temsil eden bir poz bile verdi. Vakit ileriliyordu bu nedenle GUM'un arkasında ki dar ve eski yapılardan oluşan Kitay Gorod bölgesini gezmeyi ertesi güne bırakarak Tarih müzesi de , zaman kalırsa gezilecek yerler arasında yer aldıktan sonra Manejnaya meydanına çıktım. Şimdi solumda karşımda kocaman gri duvarlarla çevrili Ulusal Otel ve Moskova Oteli var. Sağımda karşımdaki blokların arkasında ise az önce İstanbul'da mutlaka görüşmek için telefonlarımızı mail adreslerimizi alıp verdiğimiz yeni dostlarım Galina ve Veli bey (Vasili) in gösterdiği Tiyatro Meydanı var. Önce Bolşoyu bir daha görmek istiyorum çünkü az önce çok hızlı geçtik. Yaklaşarak ayrıntıları görmek istiyorum. Düğün pastası şeklinde pembe beyaz renkli bir dış cephesi var. Bu binaları akşam görmek çok güzel oluyor. Çok güzel ışıklandırılıyorlar. Apollonun şaha kalkmış dört at tarafından sürülen arabasının bronz heykeli yapının ön cephesinde. Çok güzel bir heykel gene. Klasik sütunlu portikodan bir odiyoryuma ulaşılıyor.Burası kırmızı ve altın rengi boyalarıyla son derece gösterişli. Çaykovski'nin Kuğu Gölü balesinin galası 1877 yılında burada yapılmış. Sevgili dostlarım sizi bilmem ama ben çok heyecanlandım. İnanın benim için böyle yerleri gezmek Aya Sofya'yı, Sultanahmet'i, Aya İrini'yi ,Süleymaniye'yi,  Efes Meryem Anayı gezmek gibi kutsal bir şey. Eğer zaman bulabilirsem paraya kıyıp burada bir konser izlemek istiyorum. Gözyaşları içerisinde izleyeceğimden hiç kuşkunuz olmasın. Bunu da yarın'ın programına kaydettim. Bakalım yapabilecek miyim? Ya da artık nasıl olsa öğrendim buraları, sevgilimle bir hafta sonu gelsem hiç fena olmaz. Evet, meydanı gezmeye devam ediyorum. gene az önce dostlarım Galina ve Vasilinin öğrettiği Metropol oteli aslında çok önemli bir otel, biraz yakınına gideyim. Art Nouveau bir dış cephesi var. Burası eskiden KGB'nin kullandığı bir otel. Karşısında Karl Marks'ın "dünyanın bütün işçileri birleşin" yazılı olduğunu gene yardımsever Moskovalılardan öğrendiğim bir heykel var. Bu heykelin sağında gene az önce dostlarımın hızla gösterdiği KGB'nin sarı binasının yanına gidiyorum. Biraz yanında durarak, bir sigara yakıyorum. Tanrım bu binada kaç bin kişi kayboldu, sibirya'ya çalışma kamplarına gönderildi, Kaç kişinin hayatı kaydı, dünyanın her bir yerinde ne suikastler planlandı, soğuk savaşın karanlık yüzünün gizlendiği bu binanın yanından hemen geçmek olmaz.
Sigaramı bitirene kadar kafamda bunları kuruyorum. Şimdi tekrar Tarih Müzesine doğru yürümeye başladım. Tarih müzesinden geçip  Kremlin sarayının surlarını takip ederek, yanındaki güzel parktan (bir zamanlar Neglinnaya Irmağı geçiyormuş buradan ırmağın suları şu anda bir yeraltı tünelinden akıyormuş) yağan kara aldırmadan yürümeye başladım. Çok geçmeden Kutsal Üçleme kulesine ulaştım. Napoleon'un ordusu Eylül 1812 yılında buradan girmiş. Ertesi gün yapmayı planladığım Kremlin gezisi için giriş ücretlerini öğreniyorum. Giriş 700 ruble ve saat 10:00 da açılıyor. Tekrar geri dönerek Ploşit Revalutsiye tren istasyonundan trenime biniyorum. Vasili ve Galina'nın dedikleri gibi, hiç bir aktarma yapmadan otelimin bulunduğu Partizanskaya tren istasyonunda iniyorum.

25 Kasım 2011 Cuma

5.gün, 25 kilomeeetredeeenn pırıl pırıldır MOSKOVA !..

Artık cumartesi ve saat sabaha karşı 2:30. Taksinin penceresinden bugün 4.kere geçtiğim yollardan Moskova manzarasına bakarken yorgunluktan gözlerim kapanıyor. Bir yandan yarın sizlere, yani günlüğüme neler yazacağımı düşünüyorum.

1917 ekim devriminde Kremlini ele geçiren komünist liderlerin, sarayda yaşamalarına rağmen yokluktan günlerce lahana çorbası içmeleri, Kızıl meydan'a inen alman tek kişilik uçağı, nükleer ve konvansiyonel silahları (ne kadar uzaklaştı hayatımızdan değil mi?), sergei bubkayı, artistik buz pateni şampiyonaları,  ingiliz çift ile moskovalı çiftin kapışmaları (jayne torvill - christopher dean'e karşı yarışan), olimpiyatlarda ruslarla amerikalıların kapışmaları, tabii ki nazımı, kızıl meydanda her ekimde geçit yaparlarken seyrettiğim kızıl ordu, tolstoyun savaş ve barış'ta her rusun moskovayı kendi annesi gibi görmesini yazması, Mayakovski, SBKP kongrelerinin bildirileri, filmlerdeki casus takasları, Bulgakof'un Usta ile Margaritası bir film şeridi gibi taksi camından hızla akıp geçen moskova manzarası ile aynı hızda  beynimden geçiyor.Bir zamanlar iki kutuplu dünyada bizim kutbumuzdu moskova.  Taksinin penceresinden yansıyan aksime ve manzaraya bakarken bunlar geçiyor aklımdan.  O kadar yorgunum ki , az önce geçtiğimiz Moskova ırmağının yerini aklımda tutmam gerektiğini o ırmağın devamında Kremlin sarayını göreceğimi aklımda tutmaya çalışıyorum.

En iyisi , sizleri fazla merakta bırakmadan günü anlatmaya başından başlayayım.

Hani Çeçenistan'a girerken doldurmadığımız bir evrak vardı ya. Çeçenler bulamadıklarından vermemişti. O evrak Dağıstan'dan çıkarken sorun olmadı. Yalnızca havaalanına girerken daha ilk giriş kapısında bizi polisler ayrı bir odaya aldılar. Anladık ki, salak otel muhasebecisi o formları bulamamış ve bizi polise bildirmiş. Neyse, düşündüğümüzden kısa bir sorgudan geçtikten sonra , son derece yardımcı oldular ve Mahaçkala havaalanından sabah 9:20 de kalkması gereken Moskova uçağı için girdik içeri. Apar topar Moskova'ya gitme kararı aldığımız için gece saat iki'ye kadar yedeklediğim sistemden Moskova müşterilerini çıkarıp hepsi için tek tek notlarımı almış, Merkeze de hangi müşteri için hangi ek bilgileri istediğimin maillerini atmıştım. Sabah'ta uçağa yetişmek için 06:30 da kaltık. O nedenle pencere kenarı almama ve havanın da açık olmasına rağmen manzarayı fazla seyredemeden uyumuşum. Yer yer uyandığımda meşhur rus steplerini gördüğümü sanıyorum. Ama karla kaplıydılar ve Maya'nın dediğine göre o stepleri baharda görmek lazımmış , çünkü çok güzel çiçekler açarmış. Ama tabii benim aklımda romanlarda ki kaçış manzaraları olduğundan bu da fena değildi. Dediğim gibi yolun büyük bir kısmını uyuyarak geçirdim. Uçağın inişine yakın yüksek kayın ağaçları dikkat çekici bir şekilde çoğalmaya ve uzaktan Moskova gözükmeye başladı.Uçağımız indi. Mehmet ve Maya'da gene bir tedirginlik var. Regrasyon kağıtlarını girişte doldurmadığımızdan bir aksilik çıkacağını, hele de Çeçenistan'dan giriiş yapmamızın bizi doğrudan şüpheli hale getireceğini , polislerle ne konuşacağımızın iyi hesabını yapmamızı vb. konuşuyorlar. Korktuklarımızın hiç biri olmadı. Çünkü doğrudan iç hatlardan giriş yaptık. Pasaportlarımıza bile bakmadılar yani. Taksiye bindik otele hemen girişimizi yapıp , bagajlarımızı yerleştirdikten sonra günü kaybetmeden çalışmak amacındayız. Yarı yolu biraz geçmiştik ki;  Maya yolda müşterisi ile konuşurken kadının yarın başka bir yere gideceği anlaşıldı. Saatlerimize baktığımızda iki'yi gösteriyordu ve kadının bulunduğu reyon tam otelin  tam aksi istikametindeydi. Çaresiz, taksiyi çevirip kadının adresine gitmekten başka yapacak bir şey yoktu. Ofisine vardığımızda saat dörrt'tü ve müşteri henüz gelmemişti. Bir kafe'de oturup günün ilk yemeğini yedikten sonra tekrar gittik. Görüşme sonlandığında saat akiam yedi buçuk olmuştu. Tekrar otele doğru yola çıktık. Moskova'nın trafiği nasıl korkunç anlatamam. Şöyle düşünün akşam trafiğinde Mecidiyeköy'den çıkıp 1.köprüden Altunizadeye gidiyorsunuz. Ama bu 55 km.Yani otele vardığımızda gece on olmuştu. Resepsiyon'da bilin bakalım  ne oldu? Görevli regrasyon kağıtlarımız olmadan bizi otele alamayacağını söyledi. Kendinizi bir an için bizim yerimize koyun sevgili dostlarım. Başka bir şey demeyeceğim. Mehmet, otelde yer ayırttığı turizm acentasına telefon etti hemen ne yapabileceğimizi sordu. Adam en yakın tren istasyonuna gitmemizi salık verip oradan yapabileceğimizi söyledi. Neyse ki havaalanına gitmeyeceğiz derken, ucuz olması için bu defa metroyu deneyelim dedik. Metro ile komsomolskaya bölgesindeki tren istasyonuna gittik. Bu arada Ercan bu yazılara başladığımda bana metro istasyonlarını gör demişti. Gerçekten haklıymış. Bir sanat eseri gibi. Mermerlerin renkleri, heykeller, ışıklandırmada kullanılan avizeler. Mükemmel. Komsomolskaya tren istasyonu o kadar büyük ki; içinde yaklaşık bir saat dolaşıp regrasyon yaptırabileceğimiz bir yer aradık. Ama yok! yok! yok! yok!  Çaresiz tekrar havaalanına gideceğiz. Kabus gibi bir şey. Yolda gene Mehmetle Maya bin bir türlü senaryo kuruyorlar. Çeçenistandan giriş yapmak en büyük problem. Geceyi karakolda geçireceğimizden tutun da, Türkiye'ye geri gönderilmek dahil her şey konuşuluyor.Maya'nın onbeşgünlük vizesini görmeyen satış müdürünün seyahati niye Çeçenistandan başlattığı, boşu boşuna uçak beklediğimiz  için 5 günü Türkiyede geçirdiğimiz, doğrudan Moskova'dan girsek hem 5 gün kazanıp hem de bu sorunlarla  boğuşmayacağımız. Akla gelen her şeye saydırılıyor. Tam bir organizasyon faciası. Boşuna harcanan paralar vb. her şey üzüntü kaynağı. Havaalanına geldiğimizde, ekibe , polislerle suçlu psikolojisine girmeden konuşmalarını, bunun büyük bir sorun olmadığını, çizdikleri senaryoların olabileceğini ama en kötü ihtimal olduğunu, bizim bir eksikliği gidermek için kendilerine müracaat eden düzgün insanlar olduğumuzu ,bu sorunun bizim hatamızdan değil Çeçen gümrüğünün ihmalkarlığından kaynaklandığını,  rüşvetle çözmeye çalışmamalarını, sakin olmalarını öğütlüyorum. Hey Allahım, sanki, Moskova'ya ilk gelen ben değilim onlar diye de söyleniyorum içimden. Yaklaşık bir saat görevliyi bekledikten sonra, sahiden de korktuğumuz gibi olmadan görevlinin damgalarını baştan basarak doldurma işini de bize bırakarak uzaklaşıp gittiğini görmenin şaşkınlığı ve sevinci içerisinde havaalanından çıkıyoruz. Gece saat 01:00 oldu artık. Bugün yaklaşık beşinci kez geçtiğim yoldan giderken bu defa başka ir felaket, taksi şöförü otelin yerini bilmiyor. GPS cihazına otelin adını yazdığında çıkmıyor. Oysa ki; bayağı büyük bir otel. Kapısının önünde onlarca tur otobüsü vardı. Ben Partizanskaya metro istasyonundan bindiğimizi hatırlayarak Partizanskaya diyorum. Mehmet onaylıyor ve tekrar doğru yola giriyoruz. Yaklaşık bir yarım saat de böyle kaybetikten sonra gece üçe doğru otele girişi yapıyoruz. Maya yorgunluktan yürüyemiyor artık. Odalara girmeden önce ekibe yarın onikiye kadar istirahat edebileceğimizi söylüyorum. 

24 Kasım 2011 Perşembe

3.gün Dağıstan/Mahaçkala

Dün İnguşetya/Nazran'dan tekrar Çeçenistan'dan geçerek Dağıstan/Mahaçkala'ya doğru hareket ettiğimizi yazarak bitirmiştim.

Size tekrar uzun uzun kontrol naktalarını anlatmayacağım. Aynı şeyler Rus askerlerin kontrol noktaları, yerel güçlerin kontrol noktaları gibi 5 değişik noktayı geçtikten sonra yaklaşık üç buçuk saat sonra başka bir ülkenin başkentine geldik. Ama bu sefer biraz daha değişikti. Çünkü, Mahaçkala hazar denizinin kıyısında. Ben de yeni bir deniz görecek olmanın heyecanıyla ne zaman karşımıza çıkacak diye bekliyordum ki; çok geçmeden bunun öyle kolay bir şey olmadığını anladım. Çünkü, Mahaçkala iki gündür görmeye alıştığımız başkentler gibi küçük değil bayağı bir büyük şehirmiş. Korkunç bir trafik de cabası. Şehre girdikten yaklaşık yarım saat sonra, şöförümüz Abu'yla vedalaştık. Kent merkezinde bizi müşterilerimizden Osman ağbi karşıladı. Onun arabasına geçtik ve Osman ağbi bizi otelimize götürdü. Otele yaklaştıkça gece karanlık olmasına rağmen, deniz kenarına yaklaştığımız çevredeki binalardan , havadaki kokudan hemen anlaşılıyordu. Otele girdik. Bu sefer normal bir otel ve odası. Banyo içeride alıştığımız gibi yani. Geniş bir odamız var Mehmetle. Eşyalarımızı bırakıp hemen tekrar aşağıya indik çünkü Osman ağbi bizi illa yemeğe götüreceğini söylüyordu. Kırmadık kendisini. Yakınlarda bir restaronta girdik ki; Osman ağbi'nin sürprizi anlaşıldı. Burası bir Türk Lokantası. İçeride her türlü alışık olduğumuz yemek var. Ali nazik, pide, lahmacun, çorba , kabak tatlısı vb. Osman ağbi, koyu müslüman, konuşma arasında İstanbul'da menzil tarikatını ziyaret ettiğini söyledi. Ben de zamanında tanıştığım şeyhimin adını söyleyince, hemen İstanbula telefon açıp adını tekrar etti. Güç bela kendisinin artık yaşamadığını, menzille bir alakası olmadığını,eski bir hikaye olduğunu anlattık.Mehmet arada kalkıp gizlice hesabı ödediği için yemek bitip Osman ağbi hesabı ödemeye kalktığında çok bozuldu. Kendisine, talep ettiği yüksek iskontolara saymasını söyleyip gönlünü aldık. Bizi otelimize bırakırken Osman ağbi, almış olduğu küçük hediye paketlerini verdi. Paketleri açtığımızda bunları aloe vera içecekleri olduğunu gördüm.Hayretle bakarken açıklama yaptı. Bu kansere çok iyi geliyormuş. Anladım ki, bugünlerde Mahaçkala'da bayağı popüler bir içecek. Tabii biz oda da onun birazını içip tadını beğenmeyince sigara için küllük niyetine kullandık, o ayrı.

Sabah uyandığımda tahminlerimde yanılmadığımı gördüm. Otelin resepsiyon kısmından Hazar denizi beni selamlıyordu. İçim nasıl bir mutlulukla doldu anlatamam. Sanki ruhum, denizden buralarda bulunmak için gerekli izni almış gibiydi. Sanki Hazarın beni , sevgiyle kucakladığını hissettim.

Ben böyle duygularla dolu iken, Çehov'un oyunlarındaki memurlardan biri gibi giyimli bir adam yanıma gelip bir şeyler söylemeye başladı. Anlamadığımı , birazdan arkadaşlarımın geleceğini zar zor anlatıyorken merdivenlerden Maya bir kurtarıcı gibi indi. Meğer adam  otelin muhasebecisi imiş.Birlikte karakola gitmemiz
ve Dağıstan'a giriş formları doldurmamız gerektiğini söylüyormuş. Kahvaltıyı bu işi hallettikten sonra yapmaya karar verdik. Karakolda bu işin nüfus müdürlüğü gibi bir yerde yapıldığını söylediler. Karakol'dan nüfus müdürlüğüne gittik. Arkadaşlar, bir devlet dairesi ki; sanırsınız Türkiyedesiniz. Bu kadar mı benzer. Çalışanlar, odalar, İlgisiz devlet memurları, önemsiz bir iş yapmanın kompleksini taşıdığını bildiğiniz kişilerin kompleksini gidermek için önemli kişi gibi davranmalar. Her şey ama her şey aynı. Anlaşıldı ki, orada da bu iş yapılmıyormuş. Mehmetle ben adama söylenirken, Maya bu işlem için bizim gitmemize gerek olmadığını diğer otellerde bunu otelin kendisinin yaptığını adama anlatmaya çalışıyordu. Neylersiniz ki, biz turistik olmayan yerel otellerde kaldığımız için bu adamın bizi bu defa postaneye sürüklemesine direnemedik. Postanede de o formların olmadığını öğrendikten sonra, adamı iyice bir fırçalayıp , pasaportlarımızın fotokopilerini eline verip ne isterse yapabileceğini bizim bütün gün bu işlemin peşinde koşamayacağımızı anlatarak kahvaltı etmeye gittik.  Bu arada size Dağıstan postanelerinden bir izlenim aktarayım. Bu postanelerde pirinç vb. gıda maddeleri dahil her şey satılıyor.

Gene Pazardayız. Gene aynı görüntüler. Gene aynı pazar örgütlenmesi. Gene aynı kadınlar. Zaten yarısı da bizim müşterimiz. İçeri girince kimi sevgi sözcükleri ile yanımıza geliyor , kimi kucaklıyor, kimi utangaçca gülümsüyor. Mehmet borcunu ödemeyenlere şöyle bir kafasını sallıyor.. Utançlarından hemen başlarını öne eğiyorlar. Öyle sevimliler ki. Bizi bu kadar uğraştırmalarını bile affedesi geliyor insanın. Hemen bizi , kapalıçarşı'da odabaşı denilen kadının odasına alıyorlar. Burası, onların namaz kıldıkları, çay içtikleri, sedirden anlaşıldığı kadarıyla da bazen uyudukları bir yer. İçlerinden çoğuyla görüşüyoruz tek tek. Ama o kadar da dedikoducular ki, borcu olup da ödemeyenler, ne olur bizi rezil etmeyin burada akşam görüşelim diyorlar. Kırmıyoruz. Görüşmelerimizi yapıp bir kaçı ile akşam otelde randevulaştıktan sonra, diğer müşterilerimizi ziyarete gidiyoruz. Akşam otele geldiğimizde, üç tane kadını bizi beklerken buluyoruz.Geldiğimizi duymuşlar. İçlerinden biri, aynı Puşkin kahramanlarından. Diğerlerine göre daha şık ve şehirli giyinmiş, saçları sarı boyalı, kürkü var, minyon bir kadın, bu bölgedeki diğer kadınların aksine pantalon giymiş ve çok zarif.Aynı zamanda Moskova'da da yeri varmış. Moskova'dan yeni gelmiş. Bir konuşmaya başlıyor, ben kendimi yalnızca mimiklerini ve ifadelerini seyrederken buluyorum. Tek kelimesini anlamasam da; mimikler, ifadeler, ses tonunun yükselip alçalması, ellerini şakaklarına koyarak iç çekişlerinden, kriz olduğunu, kendisine satılan ürünlerin fiyatlarının yüksek olduğunu, iskontosunun daha yüksek olması gerektiğini, vadelerini uzun tutmamızı istediğini, her şeyi anlıyorum.

23 Kasım 2011 Çarşamba

çeçenistan 2.gün ve İnguşetya

Evet, sevgili dostlar. Nerede kalmıştık?

Otelimize döndük. Ben girmeden önce kapıda bir sigara içeyim dedim. O arada, biri yanıma yanaştı. "Sen Türksün? " dedi. Ben şaşırarak "evet" dedim. Adam Azeriymiş ve otelin ahçısıymış. Yemeği otelde yememizi tavsiye etti.  Çok güzel şaşlık kebabı yaparmış. Ben de zaten öyle yapacağız dedim. Akşam restorant'ta şaşlık kebaplarımızı söyledik. Şaşlık kebabı, bizim adana dediğimiz şeyin yağsızı ve bir porsiyonda beş tane var. Beni tanıyanların şimdi "tam senlikmiş" dediğini duyar gibi oluyorum. İnanın ben dahi zor bitirdim. Bu arada restorant'da müzisyenler yerlerini almaya başlıyor. Birazdan müzik başlıyor. Müzik, bizim 70'lerde ki ritim ve melodiler gibi aynı. Biz de yemeklerimizi bitiriyoruz. Maya, et söylemişti şimdi kıvranıyor. Mehmet de etin sertliğinden ötürü dişini kırıyor hafiften. Bir tek ben salata ve kebabımı bitirebiliyorum ama midemde kramplar. Mehmet "ağbi bunlar birazdan oynamaya başlar, gör sen kavgaları" diyor. Ardından ekliyor "biz tüyelim ağbicim bunların kavgaları silahsız olmaz, birazdan odadan duyarız" diyor. Hesabı ödeyip masadan kalkıyoruz. Odamıza çekiliyoruz.

Artık burada ne yaptığımızı anladınız. Çok ayrıntılara girmeyeceğim. Ama kiraladığımız arabanın şöförü Abu, bugün serçe görünümlü ladayı bırakıp bir üst modele geçmiş. Cillop bir samaramız var yani.  Kafasında da FBI yazan bir şapka var. Hale bak, biz dikkat çekmeyelim diyoruz, adam FBI şapkası takmış derken, demek burda adet böyle diyoruz İnguşetya'ya doğru yola çıkıyoruz.

İnguşetya'ya geçmeden önce, size biraz Grozni hakkında bilgi vereyim. Her yerde başkan Ramazan Kadirov'un fotoğrafları var. Öldürülen babası Ahmet Kadirov'da genellikle yanında. Dışarıdan bakınca genç ve İslama sıkı sıkıya bağlı biri gibi görünüyor. Ama, arası Putin ile de iyi olmalı ki, zaman zaman Putin en solda babası ortada kendisi sağda olmak üzere üçlü fotoğrafları var.  Grozni adeta yeniden inşa edilmiş. Türkler tarafından. Etrafta ne kadar inşaat görürseniz Türkler yapıyor veya iyi yapıların hepsini onlar yapmış. Türkiyeden de Bora İnşaat yapmış hemen her yeri.  Grozni'nin ortasında 4-5 adet gökdelen binası hemen dikkati çekiyor. Bunların çevresinde turuncu sarı renklerde taşlarla yapılmış devlet binaları ve lojmanlar var. Sonra halka halka çember genişliyor. Zenginlere ait olduğu belli olan siteler; kameralar, yüksek duvarlar ve güvenlik görevlileri ile çevrelenmiş. Güvenlik görevlileri deyince, bizim sitenin ki gibi değil tabi. Bunlar önceki yazımda da belirttiğim gibi , eni konu silahlı adamlar , çelik yelekli siyah bereli vb. Sonra normal halkın yaşadığı  çembere geçiyoruz. Burada güvenlik duvarları yok. Ama mahalleler arasında hava karardığında kamuflajlı askerler çıkıyor gene ortaya.Bir de camiler ve meydanlar dikkatimi çekiyor. Kent merkezinde neredeyse iki üç futbol sahası büyüklüğünde bomboş bir meydan ve başında da görkemli bir camii var. Ama bu kadar islamiyete önem veren bir toplum olmasına rağmen bugüne kadar gördüğüm en büyük yılbaşı çamı da meydanın diğer bir köşesinde. Düşünün, Ramazan Kadirov , İngilterede bir müzayede'den milyonlarca euro'ya satın aldığı peygamberin tasını havaalanından kent merkezinde meydanda ki camiye(20 km.)  yürüyerek ve ağlayarak kendi elleri getirmiş.(Mehmet de buna geçen geldiğinde şahit olmuş ve su içmiş)Diğer taraftan da dev yılbaşı çamı. Bence bu Çeçenistan'a şeriat filan gelmez. Geyik bir yana, kadınlar sosyal hayatın ve çalışma hayatının o kadar içindeler ki, ibadet Araplarda ki gibi kadınları eve ve çarşafın içine sokamıyor.Diğer taraftan Çeçenistan bir doğal gaz ve petrol ülkesi olmasına rağmen, ısınmada genellikle kömür kullanılıyor. Hava kirliliği  üst düzeyde. Ama benzin için bir örnek vereyim , 10 lt. benzini 280 rubleye, yani 9 dolara aldık 40 lt.si 36 dolar, yani 65 liraya bir depo benzin doluyor.

Sevgili dostlarım, eminim ki içinizden bir çoğu benden çok daha fazla ülke gördü. Çok daha fazla gezdi. O nedenle çok bilgiçce yazmak istemiyorum. Ama en çok neye şaşırıyorum biliyor musunuz? Çeçen miliste olsa , normal vatandaşta olsa, telefonu bizim alıştığımız Nokia melodileri ya da bildiğimiz melodilerle çalıyor. Onlar da ne kadar savaş içinde olurlarsa olsunlar , kendilerini ne kadar Allaha adarlarsa adasınlar, gene Mercedes , BMW ya da vb. bir araba ile hava atıyorlar. Çarşılarda genç kızlar kendilerini takip eden erkeklere gene işaret veriyorlar,sinemalarda twilight filmleri, trafikte bizim İstanbul'da bildiğimiz kural burada daha da geçerli, öndeki küçük boşluğa kafasını ilk sokan araç kazanıyor, diğeri o boşluğu vermemek için canını dişine takıyor. Araç kullanmak İstanbul'da olduğu gibi gene yalnızca mekanik bilgisi değil, aynı zamanda cesaret, gözüpeklik , atiklik ve risk alma gibi kavramların sınandığı bir arena işlevi görüyor.  Toplumsal hayatı düzenleyici , jakoben  gücün ortadan kalktığında , birlikte yaşamanın aynı zamanda nasıl bir yerel güçler savaşına yol açtığını sezinleyebiliyorsunuz.


Ne yazık ki; Grozni'nin , Çeçenistan'ın yerel gündemini takip etme imkanına sahip değilim. Dediğim gibi bir anda okuma yazma bilmez biri oldum çıktım. İnsanlara da fazla soramıyoruz, siz neler yaşıyorsunuz , neler gündeminizi oluşturuyor diye. O nedenle sizlere bu bilgileri aktarmakla yetiniyorum.


Bu kadar toplumsal analiz yeter. Öğleye doğru,İnguşetya'ya  yola çıktık. Başka bir ülkeye gidiyoruz ama Çeçenistanın başkenti Grozni ile İnguşetya'nın başkenti Nazran arası arabayla 1.5 saat. Yani İzmir Kuşadası, ya da Ataşehir-Şile arası gibi bir şey. Düşünün yani. Ancak, şehrin dışına çıkmaya başlayınca başka bir şey daha dikkatimi çekiyor, size Groznide ki yüksek güvenlik duvarlı sitelerden bahsetmiştim ya, şehrin dışına çıkınca neredeyse her köyün , fabrika'nın güvenlik duvarları ile çevrildiğini görüyoruz. Genellikle kırmızı , turuncu renkli çok lüks villalar da dikkatimizi çekiyor, söylemeye gerek yok onlar da öyle tabii. Bir de, mesela gidiyorsunuz yolun kenarında muhteşem bir camii, acayip büyük filan. Bu cami'ye kim gelir ki diyorsunuz. Çünkü kentin dışında ve çevresinde o kalabalığı sağlayacak bir cemaat büyük ihtimalle yok.

İnguşetya'ya giderken tam dört güvenlik noktasından geçiyoruz. Birisi Rus askerlerin kontrol noktası, filmlerdeki gibi kalpaklı, kamuflajlı , tam teçhizatlılar. Bizi durduruyorlar. Şöför iniyor önce, birazdan gelip pasaportlarımızı istiyor. Mehmetle Maya hemen ne diyeceklerini konuşuyorlar. Arkadaşımızı ziyaret etmeye gideceğimizi söyleyeceğiz. Bir asker gelip Mehmet'e araçtan inmesini söylüyor. Ben de inecek oluyorum ki beni durduruyor. Yalnızca Mehmet iniyor, bir anda üstündeki gerginliği atıp son derece güleryüzlü bir şekilde rusça konuşmaya başlıyor. Geliyor sonra tamam ağbicim bize bir şey yok diyor. Yalnız Maya'nın pasaportu Türkmen olduğu için askerler onu ayrıca çağırıyor. Maya tedirgin ama belli etmemeye çalışarak konuşmaya başlıyor. O da geliyor sonra. Ne dedin diyoruz. Sizlerin tercümanı olduğumu söyledim diyor. Diğer kontrol noktaları bu kadar sert değil , bakmak ve şöförün belgelerini kontrol etmekle yetiniyorlar. Nazran'a varıyoruz. Şehre girerken karnımızın çok acıktığını farkedip bir yemek molası veriyoruz. Şaşırtıcı bir şey, bu bölgelerde dükkanların içerisinde ne olduğunu tam anlayamıyorsunuz. Dışarıdaki tabeladan belli oluyor içeride ne olduğu. Camekan , vitrin vb. şeyler yok. Biz de böyle bir yerden giriyoruz. İçerisi yapma çiçeklerle bahçe havası yaratılmış bir restoran , bakkal gibi bir yer. Yemekler cam bir dolapta sergilenmiş. Dikkatimi hemen safranlı, havuçlu, tavuklu pilav çekiyor, yanında da katmer gibi bir şey var. Ama içine bizim bal kabağını rendelemişler. İkisi de çok leziz görünüyor ben onları ve bir de salata söylüyorum. Yemekten sonra çayşarımızı da içip tekrar yola çıkıyoruz. İçimden bu nasıl bir başkent diyorum. Tamam fazla bir şey beklemiyorum ama nasıl söylesem Ödemiş'in on yıl önceki hali gibi.  Şehir denecek bir bina ya da yol yok. Nazran'ın pazarına giriyoruz.

Burası Çeçenistanda ki gibi organize ve düzenli değil, meyve-sebze, et-balık,elektronik, kıyafet, gümüş,altın, bujiteri aynı büyük binanın değişik bölgelerinde. Bu malların çoğu -tamamına yakını da diyebiliriz - Çeçenistanda olduğu gibi Türkiye'den getiriliyor. erkekler ve kadınlarda renk olarak siyah hakim. Ben hemen İstanbulda iken bu bölgeden gelen kadınlar da en çok dikkatimi çeken şey, terlik giymeleri olduğundan, burada da terlik giyiyorlar mı diye bakıyorum. Kıyafetler değişmiyor. Siyah etek, siyah naylon çorap ve siyah ama üstü taşlarla kaplı, yer yer simli terlik ve çizmeler. İşimizi bitirdikten sonra, ilgimi et-balık kısmı çekiyor, biraz o bölümü geziyorum. Etler bayağı tezgahta satılıyor, balıklar ise genellikle tuzlanmış ve kurutulmuş olarak.

İnguşetya'dan akşama doğru ayrılıyoruz. Şimdi tekrar Çeçenistandan geçerek Dağıstan'a doğru yol alacağız.

O kısımıda yarın anlatacağım sevgili dostlarım , benim gene çok uykum geldi. Ama, Hazar denizini görecek olmak heyecanlandırıyor şimdiden söyleyeyim.

Hepinize iyi geceler

22 Kasım 2011 Salı

çeçenistan 1.gün

Dün nerede kalmıştık? Sabahın beşinde otele geldik. Resepsiyon dediğiniz yer otelin üçüncü katında bir oda ve pijamalarıyla karşımızda bir kadın var. Mehmet gündüz yer ayırttığımızı vb. bir şeyler anlatıyor, kadın uykulu gözlerle ona bakıyor. Neden sonra, bir kareli deftere kurşun kalemle yalnızca Mehmetin bilgilerini yazıyor ve iki adet oda anahtarı uzatıyor. Odaların biri Maya'nın diğeri Mehmetle benim. Odaya giriyoruz. Hemen dikkatimi odanın ortasında bir duşa kabin çekiyor. Nasıl yani? diyorum. Yani bizim İstanbul'daki otelde de odada bir küvet var ama , onun estetiği odaya ayrı bir şey katıyor. Bu resmen bir duşa kabin. O kadar yorgunum ki ,ayağımdaki botlardan bir an önce kurtulup üstümü çıkarıp, duş almadan yatıp uyuyorum.

Sabah uyandığımda ilk iş, odadaki duşa kabini hatırlamak oluyor. Bakıyorum evet orada. Allahtan Mehmet uyuyor henüz , başka çaresi yok, soyunup , daracık kabinin içine girip duş almaya başlıyorum. Ama kabin ayaklarla yerden yükseltilmiş; o nedenle oynayıp duruyor. Dengede durmaya ve kabinle birlikte devrilmemeye çalışarak başarılı bir duş yapıyorum. Giyindikten sonra daha uyuyan Mehmete ben aşağıya kahvaltıya iniyorum diyorum ve 1.katta gece çıkarken gördüğümüz restorant'a giriyorum. İçeride kimse yok ama yaklaşık on çalışan var. Masalardan birine oturup garsona çay diyorum. Anlıyor neyse ki, birazdan demlikle bir çay ve bardak getiriyor. Bunu bulduğuma şükrederek, peynir , yumurta diyorum, kahvaltı diyorum anlamıyor, bir de ingilizce söylüyorum hiç anlamıyor. Neyse hiç olmazsa çay var. Bilgisayarımı açıyorum, gelirken sistemi yedeklemiştik. Grozni müşterilerini süzüyorum. Tek tek incelemeye başlıyorum. Birazdan Mehmet'le Maya'da geliyor. Garsonla konuşuyorlar, bana az önce kahvaltı yok diyen garson masaya peynir, zeytin , yağda yumurta , bal ve cevizli bal getiriyor. Mehmet hemen "ağbi bunların balları çok güzel olur , yemeye doyamazsın " diyor. Gerçekten de yediğim en iyi ballardan bu.

Bizim işimiz, dünyanın ve Türkiye'nin neresinde olursa olsun, yolculuklarda bizleri doğrudan hedef haline getiriyor, hele bu ülkelerde daha da risk altındayız.O nedenle basit güvenlik önlemlerini tekrar ediyoruz. Kimseye kuyumcu olduğumuzu söylemek yok. Başkalarının yanında konuşurken dikkatli olmamız lazım.Müşteriler dışında soran olursa dostlarımızı ziyarete geldiğimizi söyleyeceğiz,lüks araba kiralamak , kullanmak yok, standartlar neyse o. Gece dışarıya çıkmak, içki içmek yok. Mehmet ayrıca buraya üçüncü kez gelmenin deneyimiyle ilave şeyler ekliyor. "Ağbi , burada birisi dur derse duracaksın, Sakin davranmalısın, bunlar hala savaşa devam ediyorlar, burada dokuz yaşındaki çocuğun bile belinde silah var, yanlış anlama dikkatini çeken bir kadına sakın bir saniyeden fazla bakma, tanıştığın zaman alışkanlıkla ellerini sıkma " diyor.
Restoranda müşterileri tekrar bu sefer birlikte gözden geçiriyoruz. Telefonla Grozni'de olduğumuzu yanlarına uğrayacağımızı söylüyoruz. Randevular alınıyor. Bu arada kahvaltı bitiyor. Tanıdıkların aracılığı ile bir taksici ayarlıyoruz. Adamın Fiat Serçe görünümlü bir Lada'sı var.Dışarıya çıktığımız anda okur yazar özelliğimi kaybediyorum. Çünkü her şey kiril alfabesiyle ve hiç bir şey anlamıyorum. İlk durağımız sanki büyük prefabrik binalardan yapılma koca bir semt. Burası büyük bir pazar. Herkes kendi iş koluna göre ayrışmış. Biz, kuyumcuların olduğu yaklaşık 2.000 m2'lik bir prefabrik binaya giriyoruz.  Mehmet hemen makinalı tüfekli, bellerinde tabancalar olan sivil adamları gösteriyor. Gerçekten korkutucu. Korumalarmış. Ayrıca onlar kadar aleni  değil ama bellerinde silah olduğu ceketlerinin altındaki kabarıklıktan her şekilde belli bir sürü kişi gösteriyor. "Demedim mi sana " diyor.  Burada ulaşamadığımız ama bize borcu olan bir müşterimizi arıyoruz. Mehmetle ben bir yönden Maya ayrı bir yönden yürüyerek kadını bulmaya çalışıyoruz. Maya daha önce söylemiştim, Türkmen. Türkmenistanda sivil polismiş, Yüzbaşı rütbesinde iken emekli olmuş. İlerlemiş yaşına rağmen atletik vücutlu, hala eski komünist zamanları özleyen bir kadın. Komünist Parti üyesi değilmiş ama o günleri özlemle anıyor. Türkmenistanda eski eşinden ayrıldıktan sonra, anne ve babasını da kaybedince bir bağı kalmamış, Kapalıçarşı'da derici bir adamla tanışmış ve oğlunuda alıp Türkiye'ye yerleşmiş. Kadını göremeyince bu sefer sormaya başlıyoruz. Çok geçmeden ablasını buluyoruz. Güleç yüzlü, şişman  bir kadın , Mehmeti tanıyor, oğlu gibi sarılıp hal hatır soruyor, kardeşinin çok zengin olduğunu , borcunu ödememezlik etmeyeceğini söylüyor. Kendisinden telefonlarını alıyoruz. Telefonla ulaştığımızda kadın borcunu hatırlıyor, sabah otelimize geleceğini söylüyor. Daha sonra , izini kaybettiğimiz bir iki müşterimizi daha buluyoruz. Sorunlar hallediliyor.Ama bu arada sistemi yedeklediğim bilgisayarı bir iki defa çıkarmam gerekiyor. Mehmet ve Maya bu yüzden tedirgin, dikkat çektiğimizi , hedef haline geldiğimizi söylüyorlar. Neyse başımız belaya girmeden diğer müşteriler için başka bir semte gidiyoruz. Bu arada akşam namazını kılmış olarak yakındaki bir camiden çıkanlar dikkatimi çekiyor. Yaklaşık yarısı kadın. Erkeklerle birlikte camiden çıkıyorlar. Türbanları var ama, saçları ve kulakları gözüküyor. Etekler ise, çoğunda dizde, altlarında siyah naylon çorapları var. Bu alıştığımız bir manzara değil. Bu arada pazardan ulaşamadığımız bir diğer müşterimizin İnguşetya'da Nazran'da olduğu ortaya çıkıyor. Ertesi gün çaresiz İnguşetya'ya gidilecek. İnguşetya'nın benim için ayrı bir önemi var. Çünkü, üniversite zamanlarında Can'la ve bir kaç yakın arkadaşımla daha Gizli Hedef diye bir oyun oynardık . İnguşetya'yı ele geçiren oyuna fazladan bir tümen sokardı. Orayı elde tutmak Asya kıtasına hakimiyetin en sağlam yollarından biriydi. Neyse, diğer semtlerdeki müşterilerimizi ziyaret edip, tek alışverişmerkezinden bir internet erişimi ile Maya ve bana birer telefon hattı aldıktan sonra tekrar otelimize geçiyoruz.

Sevgili dostlarım Çeçenistan ve Grozni izlenimlerimi yarın yazacağım. Bugün, benim gibi bir insan için çok yorucu geçti,çünkü üç ülke değiştirdim. İnguşetya, Çeçenistan ve şimdi de Dağıstan. İzninizle yatıp uyuyacağım. :)

21 Kasım 2011 Pazartesi

grozni / çeçenistan

bir önceki "gidiş " başlıklı yazımda uçağımızın akşam altı'ya ertelendiğini söylemiştim ya , hayır. Uçağımız 22:20 de hareket etti. Ben havaalanlarında gördüğüm eski uçaklardan birine bineceğimi sanıyordum. Ama en azından dış görünüşü itibariyle normal uçağa benziyordu. Yalnızca körükten binerken kafamızı eğerek girecek kadar küçüktü. İçerisi ise ayrı bir alemdi. Ben gündüz gideceğimizi sanarak check-in'i pencere kenarından yaptırmıştım. Ancak uçak hareket edince pencere kenarlarından soğuk hava gelmeye başladı, üstelik cam kenarından da su damlıyordu. Hostese buradan su damlıyor dediğimde son derece güleryüzlü bir şekilde , çünkü dışarısı soğuk içerisi sıcak dedi. Ben saşırmış bir şekilde "bari bir bez ver de silelim" dedim. Neyse orayı peçeteyle sildik birazdan kaloriferler de yanınca en azından hava akımı soğuk olmadı. Bu arada ekipten Maya, "dikkat ettiniz mi uçakta yalnızca Çeçenler ve Türkler var" dedi. Oysa, Rusya'nın başka bölgelerine gidişte uçak çok karışık olurmuş. Uyumuşum, gözümü açtığımda uçağın piste indiğini duydum. Son derece küçük bir havaalanı olan Grozni havaalanına indik. Az önce uçak yanaşırken bir baraka görmüştüm, burada havaalanı memurları çalışıyor herhalde derken oraya doğru yürümeye başladık. Uçaktan bir sürü Çeçen koli bantlarıyla tamamen sardıkları bavullarıyla indiler. Mehmet "ağbi biz öne geçelim , şimdi bunların bavulları tek tek kontrol edecekler" dedi. Ne olduğunu anlamadan, az önce gördüğüm o küçük barakaya girdik. İki tane pasaport kontrol kabini vardı. Hem Çeçen vatandaşları hem de biz yabancılar (yani Türkler) o kabinin önünde kuyruğa girdik. Tam sıra bize gelecekken, Mehmet " eyvah Registrasya doldurmadık "dedi. Arkamızı döndüğümüzde Türklerin çoğunun Registrasya kağıtlarını doldurduğunu gördük. Kalanlar ise kağıt bitmiş arıyorlardı. Görevliye kağıt kalmadığını söyleyince omuzlarını silkmekle yetindi. Çaresiz Registrasya doldurmadan pasaport kontrole girdik. Görevli son derece güleryüzlü bir şekilde pasaportumu aldı, soyadımı ve adımı söyledikten sonra bana baktı pasaportu inceledi hoşgeldiniz gibi bir şey söyleyerek pasaportumu verdi. Bu ülkede ingilizce teşekkür etmek ayıp olabilir diyerek bende Türkçe teşekkürler deyip geçtim. Ama asıl çile ondan sonra başladı işte. Çünkü bagaj dağıtım yerinde kendi bagajımı alıp arkamı döndüğümde çeçenlerin hepsinin küçücük bir kapıdan tamamen koli bantıyla kaplanmış dev gibi bir sürü bavul ve çantayla sırada -hayır sırada kelimesi çok iyi bir kelime- daracık bir kapıdan geçmeye çalıştığını gördüm. Gümrük kontrolü yapılıyordu. Tek tek bütün bavullar açılarak ve tartılarak. O sıkışıklıkta yaklaşık bir saat bekledikten sonra Maya ile kendimizi gümrük kontrol kapısından geçer bulduk Mehmet arkada kalmıştı, sorunsuz bi,r şekilde orayı da geçtikten sonra bakalım sırada ne var derken bir kapı açıldı ve kendimizi dışarıda bulduk. Dışarda son derece yumuşak ve sakin bir hava vardı. Tam karşımızda ise çok güzel bir şadırvan ve camii, Gece ışıklandırmasıyla daha da güzel gözüküyordu. Fotoğrafını aşağıda görebilirsiniz. Sandığımdan, hatta İstanbuldan çok daha yumuşak bir hava da olunca keyfim yerine gelmiş bir şekilde saatler sonra ilk sigaramı keyifle içtim. Fakat aradan yarım saat geçmişti Mehmet hala o gümrük kontrol kapısından çıkmamıştı. Maya ile merak etmeye başlamıştık. Telefonlarımızda Türkiye dışı aramaya kapalı olduğundan arayamıyorduk. Nihayet Memet Çeçenlerin tamamına küfrederek kapıdan çıktı bir sigara yaktı o da , tam o anda "siz benim bavulu almadınız mı "diye sordu. Niye alacağız ki senin bavulu , eyvah iki saatte bunu bekleyeceğiz şimdi derken Mehmet içeri girdi tekrar, birazdan gülerek tekrar çıktı, görevlinin eğer bu bavul senin değilse seni buradan ilelebet çıkarmam dediğini söyledi. Bütün bu badirelerden sonra saat Türkiye saatiyle üç Çeçenistan saatiyle beş olmuştu. Bir taksiyle pazarlıktan sonra 30 dolara şehirde daha önce ayırttığımız otele geldik. Otel, surlarla çevrilmiş bir kale görünümündeydi.
Asıl heyecanlı bölümler ve Çeçenistan izlenimleri yarın.
Hepinize sevgiler

20 Kasım 2011 Pazar

GİDİŞ

Dediğim gibi seyahatimiz Grozni/Çeçenistan'dan başlayacak. Bu Grozni'ye gitmek büyük dertmiş. Önce seyahat acentasına haber verildi. Acenta talepleri topladı ve bir uçak dolusu insan olunca haber geldi. Gidişimiz Pazar günü saat 12:00 Sabiha Gökçen. Bu defa deneyimli bir doğu avrupa yolcusu olarak yanıma neleri almam gerektiğini biliyordum. Bol bol ıslak mendil , solo'nun yolcular için çıkardığı pratik küçük tuvalet kağıtlarından 3-4 tane, pusula, dürbün,fotoğraf makinesi gibi standartlar da çantaya konduktan sonra, tablete e-kitaplardan puşkin'in bütün eserlerini, tolstoy'un kafkas tutsağı ve dostoyevski'nin stepançikovo köyü romanlarını yükledim. Bu e-kitap olayına hiç alışamıyacağımı sanıyordum. Ama büyük kolaylık. Şu anda yanımda yaklaşık 40 adet albüm ve 11 adet kitap var. Üstelik hiç yer kaplamıyor ve sayılarını artırmak her an mümkün. Ancak e-kitap olarak bulamadığım moskova ve st.petersburg gezi kitaplarını da çantama yerleştirdim. Böylelikle iki adet çantam oldu. Birisi sırt çantam; içinde az önce dediğim şeylerin yanısıra şarj aletleri, üçlü priz (otellerde çok önemli tavsiye ederim), bere,eldiven ve atkı var. Diğeri normal yolculuk çantası çamaşır,pantalon ve kazaklar.
Saat 09.:30 da ekiple Sabiha Gökçen'de buluştuk. Ekip, bizim şirketin Rus Bölgesi Şefi olan Mehmet ve gideceğimiz bölgelerin satış yetkilisi Maya'dan oluşuyor. Check-in lerimizi yaptırdık , pasaport kontrolünden geçtik (korktuğum başıma gelmedi, pasaportumun süresinin bitişine altı ay'dan az kalmıştı) kapıya doğru gittik ki; birinci sürpriz, uçağın gidişi akşam altıya ertelenmiş. Şok olduk. Mehmet'le hemen aklımıza sigarayı nerede içeceğimiz geldi. Sabiha Gökçen havaalanında Yeşilköy'de olduğu gibi sigara içme alanı yok. Pasaport iptali de yaptıramadık çünkü bu sefer bagajlarımızı ve check-in'imizi iptal ediyorlardı. Kısıldık kaldık salona. Mehmetle birbirimize erkete durarak iki saatte bir tuvalette sigara molası vermekten başka çare yok şimdilik.

12 Kasım 2011 Cumartesi

seyahat öncesi 2

Dün akşam eve giderken, İstanbula ilk geldiğimde (üç yıl önce geldim), burasını nasıl algıladığımı hatırladım. Evler, sokaklar,işe yetişmeye çalışan insanlar, sokak satıcıları, tam bir araca binerken sizi hızla iterek öne geçenler...
Ataşehire yalnızca sevgilimi ziyaret etmeye geldiğimde gördüklerimle yerleştiğim zaman gördüklerim ne kadar birbirinden ayrıydı. Ben işe gidiş gelişlerim ve normal zamanlarda da genellikle toplu taşım aracı kullanıyorum. İstanbula yerleştikten sonra, çok sonra bir gün,işe giderken benimle otobüse Ataşehir'den binenlerden birinin Kapalıçarşı'da altın atelyesi olduğunu, diğerinin-her zaman asık suratlı ve elindeki çantasını sıkı sıkıya tutanın- Mahmutpaşa'da hamile konfeksiyon mağazası olduğunu, bir diğerinin - yaz kış krem pantalon, baharları taba rengi deri ceket , kışları ise uzun kahverengi pardesü giyip, atkı ve şapka ile her zaman sanki hastalıktan korunmaya çalışan yaşlıca adamın- gene Sirkeci'de bir ithalat firmasında çalıştığını, her sabah harem vapurunun önünde elinde çayını yudumlayan seyrek sakallı, çiçek bozuğu suratı olan,aslında zayıf ama akşamcı göbeğine sahip , spor giyimli adamın gene Mahmutpaşa'da ağbisinin deposunu bekleyen biri olduğunu, gene sabahları benden önceki iki üç duraktan birinden binen kızın- her zaman kısa pardesü, çizme, makyaj ve fönlü saçları ile elindeki çantasını sırtına asmak yerine insanı sinir edercesine koluna takarak yürüyen- aslında bir bankanın bireysel pazarlama yetkilisi olduğunu öğrendiğimde , oturduğum ve çalıştığım semtin de ayrıntılarını görmeye başlamıştım.
Bir sabah, otobüsümü kaçırmıştım altın atelyesi olan adamda kaçırmıştı birlikte taksi tuttuk, bir sabah harem vapurunun önünde sigara ve çayını yudumlayan seyrek sakallı adamın meğer çok değer verdiği arabasına çarpmışlar (1998 model honda civic) neredeyse ağlayacaktı, onu teselli ettim. Bir gün çalıştığım şirketi ziyarete gelen banka şubesi müdürünü ziyaret ederken bireysel pazarlama yetkilisi kızla tanıştık, bir gün her zaman hastalıklardan korunmaya çalışan , yaz kış krem pantalon giyen adam arkamda yaşlı ablası ile telefonda ingiltere deki kızından sözediyordu , gıyabında onu tanıdım.
Bütün bunları yapar olduğumda, berberimle bir sonraki randevuyu ayarlar, bir arkadaşımla Beşiktaş balık pazarında randevulaşır, sevgilimin bir arkadaşıyla yeni açılan Amerikan kahvaltısı veren boğazda ki bir yere kahvaltıya gider olduğumda , şehre temas etmeye, kokularını , semtlerinin kendine has binalarını, buluşma yerlerini ayırt etmeye de başlamıştım.
Yani demem o ki; bir şehre turistik ziyarette bulunmak , aslında o şehir hakkında gerçek bir bilgi kazanmamızı sağlamıyor. Belki merakımızı gideriyoruz ama o şehri aslında tanımıyoruz bence, o kadar uzun kalamıyoruz. Ben sevdiğim şehirlerde, bir kaç yıl kalmak , biraz oralı olmak , yukarıda bahsettiğim gibi o şehrin gündelik hayatına temas etmek istiyorum. New York, Paris, Milano , Sicilya gibi belli şehirlerde bir kaç yıl kalmak istiyorum o nedenle. Bunu yapabilen bir arkadaşım var. Ercan yıllardır işi gereği Hindistan,Avustralya,Hong Kong vb bir sürü yerde kaldı. O bakımdan onu çok kıskanmışımdır.

11 Kasım 2011 Cuma

seyahat öncesi

Yıllar önce Ferit Edgü'nün bir yazısında okumuştum.Hangi bağlamda söyledi şimdi hatırlamıyorum. Ama şöyle diyordu. Bir dağ manzarasının salondaki pencereden gözükmesini mi istersiniz yoksa onun içinde yer almak mı? Ben kendi seçimimin genellikle,o dağ manzarasının içinde yer almak değil de pencereden gözükmesini yeğleyenlerden olduğumu düşünüyorum. Ama gene de , sıkıcı bir iş seyahati bile olsa, ilk kez bir ülkeye gidecek olmanın heyecanlandırmadığını söyleyemem. Hele o ülke geniş coğrafyasıyla Rusya olursa.
Yolculuğumuz , Çeçenistandan başlayacak Grozni ilk durağımız. Sonra Dağıstan'a Mahaçkala'ya gideceğiz. Daha sonra Krasnodar, Volvograd,Samara, Moskova,St.Petersburg ve dönüş.
Gerek iş arkadaşlarımın gerekse de yakın arkadaşlarımın Rusya deyince "ooo nataşalar ha!.." demesine artık kızmaya başladım. Neden, Dostoyevski'yi, Turgenyev'i, Puskin'i ,Lenin'i, Stalin'i, Troçki'yi vb. daha bir çok şair,romancı vd.sanatçıyı değilde nataşaları hemen anımsıyorlar artık kızmaya başladım.
Bunun üzerine Rusya seyahatimi yazmaya karar verdim. Aslına bakarsanız bu seyahat bir iş seyahati değilde yalnızca turistik bir seyahat olsaydı; elime Budala'yı,Suç ve Ceza'yı, Karamazov kardeşler'i, Kumarbaz'ı alır, bir otelin kafesine oturur hem okur hem de arada gezerdim. Ama öyle değil. Güzel olan tek yanı , Rusya seyahatimizin büyük kısmını trenle yapacak olmamız ve trende geçecek zamanlarda kitap okuyabilecek olmam. Rusya'da trene binmek deyince, benim aklıma hemen Budala'da Prens Mişkin'in Avrupa'dan memleketine dönmesi geliyor.Bkalım neler göreceğiz.