Dün İnguşetya/Nazran'dan tekrar Çeçenistan'dan geçerek Dağıstan/Mahaçkala'ya doğru hareket ettiğimizi yazarak bitirmiştim.
Size tekrar uzun uzun kontrol naktalarını anlatmayacağım. Aynı şeyler Rus askerlerin kontrol noktaları, yerel güçlerin kontrol noktaları gibi 5 değişik noktayı geçtikten sonra yaklaşık üç buçuk saat sonra başka bir ülkenin başkentine geldik. Ama bu sefer biraz daha değişikti. Çünkü, Mahaçkala hazar denizinin kıyısında. Ben de yeni bir deniz görecek olmanın heyecanıyla ne zaman karşımıza çıkacak diye bekliyordum ki; çok geçmeden bunun öyle kolay bir şey olmadığını anladım. Çünkü, Mahaçkala iki gündür görmeye alıştığımız başkentler gibi küçük değil bayağı bir büyük şehirmiş. Korkunç bir trafik de cabası. Şehre girdikten yaklaşık yarım saat sonra, şöförümüz Abu'yla vedalaştık. Kent merkezinde bizi müşterilerimizden Osman ağbi karşıladı. Onun arabasına geçtik ve Osman ağbi bizi otelimize götürdü. Otele yaklaştıkça gece karanlık olmasına rağmen, deniz kenarına yaklaştığımız çevredeki binalardan , havadaki kokudan hemen anlaşılıyordu. Otele girdik. Bu sefer normal bir otel ve odası. Banyo içeride alıştığımız gibi yani. Geniş bir odamız var Mehmetle. Eşyalarımızı bırakıp hemen tekrar aşağıya indik çünkü Osman ağbi bizi illa yemeğe götüreceğini söylüyordu. Kırmadık kendisini. Yakınlarda bir restaronta girdik ki; Osman ağbi'nin sürprizi anlaşıldı. Burası bir Türk Lokantası. İçeride her türlü alışık olduğumuz yemek var. Ali nazik, pide, lahmacun, çorba , kabak tatlısı vb. Osman ağbi, koyu müslüman, konuşma arasında İstanbul'da menzil tarikatını ziyaret ettiğini söyledi. Ben de zamanında tanıştığım şeyhimin adını söyleyince, hemen İstanbula telefon açıp adını tekrar etti. Güç bela kendisinin artık yaşamadığını, menzille bir alakası olmadığını,eski bir hikaye olduğunu anlattık.Mehmet arada kalkıp gizlice hesabı ödediği için yemek bitip Osman ağbi hesabı ödemeye kalktığında çok bozuldu. Kendisine, talep ettiği yüksek iskontolara saymasını söyleyip gönlünü aldık. Bizi otelimize bırakırken Osman ağbi, almış olduğu küçük hediye paketlerini verdi. Paketleri açtığımızda bunları aloe vera içecekleri olduğunu gördüm.Hayretle bakarken açıklama yaptı. Bu kansere çok iyi geliyormuş. Anladım ki, bugünlerde Mahaçkala'da bayağı popüler bir içecek. Tabii biz oda da onun birazını içip tadını beğenmeyince sigara için küllük niyetine kullandık, o ayrı.
Sabah uyandığımda tahminlerimde yanılmadığımı gördüm. Otelin resepsiyon kısmından Hazar denizi beni selamlıyordu. İçim nasıl bir mutlulukla doldu anlatamam. Sanki ruhum, denizden buralarda bulunmak için gerekli izni almış gibiydi. Sanki Hazarın beni , sevgiyle kucakladığını hissettim.
Ben böyle duygularla dolu iken, Çehov'un oyunlarındaki memurlardan biri gibi giyimli bir adam yanıma gelip bir şeyler söylemeye başladı. Anlamadığımı , birazdan arkadaşlarımın geleceğini zar zor anlatıyorken merdivenlerden Maya bir kurtarıcı gibi indi. Meğer adam otelin muhasebecisi imiş.Birlikte karakola gitmemiz
ve Dağıstan'a giriş formları doldurmamız gerektiğini söylüyormuş. Kahvaltıyı bu işi hallettikten sonra yapmaya karar verdik. Karakolda bu işin nüfus müdürlüğü gibi bir yerde yapıldığını söylediler. Karakol'dan nüfus müdürlüğüne gittik. Arkadaşlar, bir devlet dairesi ki; sanırsınız Türkiyedesiniz. Bu kadar mı benzer. Çalışanlar, odalar, İlgisiz devlet memurları, önemsiz bir iş yapmanın kompleksini taşıdığını bildiğiniz kişilerin kompleksini gidermek için önemli kişi gibi davranmalar. Her şey ama her şey aynı. Anlaşıldı ki, orada da bu iş yapılmıyormuş. Mehmetle ben adama söylenirken, Maya bu işlem için bizim gitmemize gerek olmadığını diğer otellerde bunu otelin kendisinin yaptığını adama anlatmaya çalışıyordu. Neylersiniz ki, biz turistik olmayan yerel otellerde kaldığımız için bu adamın bizi bu defa postaneye sürüklemesine direnemedik. Postanede de o formların olmadığını öğrendikten sonra, adamı iyice bir fırçalayıp , pasaportlarımızın fotokopilerini eline verip ne isterse yapabileceğini bizim bütün gün bu işlemin peşinde koşamayacağımızı anlatarak kahvaltı etmeye gittik. Bu arada size Dağıstan postanelerinden bir izlenim aktarayım. Bu postanelerde pirinç vb. gıda maddeleri dahil her şey satılıyor.
Gene Pazardayız. Gene aynı görüntüler. Gene aynı pazar örgütlenmesi. Gene aynı kadınlar. Zaten yarısı da bizim müşterimiz. İçeri girince kimi sevgi sözcükleri ile yanımıza geliyor , kimi kucaklıyor, kimi utangaçca gülümsüyor. Mehmet borcunu ödemeyenlere şöyle bir kafasını sallıyor.. Utançlarından hemen başlarını öne eğiyorlar. Öyle sevimliler ki. Bizi bu kadar uğraştırmalarını bile affedesi geliyor insanın. Hemen bizi , kapalıçarşı'da odabaşı denilen kadının odasına alıyorlar. Burası, onların namaz kıldıkları, çay içtikleri, sedirden anlaşıldığı kadarıyla da bazen uyudukları bir yer. İçlerinden çoğuyla görüşüyoruz tek tek. Ama o kadar da dedikoducular ki, borcu olup da ödemeyenler, ne olur bizi rezil etmeyin burada akşam görüşelim diyorlar. Kırmıyoruz. Görüşmelerimizi yapıp bir kaçı ile akşam otelde randevulaştıktan sonra, diğer müşterilerimizi ziyarete gidiyoruz. Akşam otele geldiğimizde, üç tane kadını bizi beklerken buluyoruz.Geldiğimizi duymuşlar. İçlerinden biri, aynı Puşkin kahramanlarından. Diğerlerine göre daha şık ve şehirli giyinmiş, saçları sarı boyalı, kürkü var, minyon bir kadın, bu bölgedeki diğer kadınların aksine pantalon giymiş ve çok zarif.Aynı zamanda Moskova'da da yeri varmış. Moskova'dan yeni gelmiş. Bir konuşmaya başlıyor, ben kendimi yalnızca mimiklerini ve ifadelerini seyrederken buluyorum. Tek kelimesini anlamasam da; mimikler, ifadeler, ses tonunun yükselip alçalması, ellerini şakaklarına koyarak iç çekişlerinden, kriz olduğunu, kendisine satılan ürünlerin fiyatlarının yüksek olduğunu, iskontosunun daha yüksek olması gerektiğini, vadelerini uzun tutmamızı istediğini, her şeyi anlıyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder