bir önceki "gidiş " başlıklı yazımda uçağımızın akşam altı'ya ertelendiğini söylemiştim ya , hayır. Uçağımız 22:20 de hareket etti. Ben havaalanlarında gördüğüm eski uçaklardan birine bineceğimi sanıyordum. Ama en azından dış görünüşü itibariyle normal uçağa benziyordu. Yalnızca körükten binerken kafamızı eğerek girecek kadar küçüktü. İçerisi ise ayrı bir alemdi. Ben gündüz gideceğimizi sanarak check-in'i pencere kenarından yaptırmıştım. Ancak uçak hareket edince pencere kenarlarından soğuk hava gelmeye başladı, üstelik cam kenarından da su damlıyordu. Hostese buradan su damlıyor dediğimde son derece güleryüzlü bir şekilde , çünkü dışarısı soğuk içerisi sıcak dedi. Ben saşırmış bir şekilde "bari bir bez ver de silelim" dedim. Neyse orayı peçeteyle sildik birazdan kaloriferler de yanınca en azından hava akımı soğuk olmadı. Bu arada ekipten Maya, "dikkat ettiniz mi uçakta yalnızca Çeçenler ve Türkler var" dedi. Oysa, Rusya'nın başka bölgelerine gidişte uçak çok karışık olurmuş. Uyumuşum, gözümü açtığımda uçağın piste indiğini duydum. Son derece küçük bir havaalanı olan Grozni havaalanına indik. Az önce uçak yanaşırken bir baraka görmüştüm, burada havaalanı memurları çalışıyor herhalde derken oraya doğru yürümeye başladık. Uçaktan bir sürü Çeçen koli bantlarıyla tamamen sardıkları bavullarıyla indiler. Mehmet "ağbi biz öne geçelim , şimdi bunların bavulları tek tek kontrol edecekler" dedi. Ne olduğunu anlamadan, az önce gördüğüm o küçük barakaya girdik. İki tane pasaport kontrol kabini vardı. Hem Çeçen vatandaşları hem de biz yabancılar (yani Türkler) o kabinin önünde kuyruğa girdik. Tam sıra bize gelecekken, Mehmet " eyvah Registrasya doldurmadık "dedi. Arkamızı döndüğümüzde Türklerin çoğunun Registrasya kağıtlarını doldurduğunu gördük. Kalanlar ise kağıt bitmiş arıyorlardı. Görevliye kağıt kalmadığını söyleyince omuzlarını silkmekle yetindi. Çaresiz Registrasya doldurmadan pasaport kontrole girdik. Görevli son derece güleryüzlü bir şekilde pasaportumu aldı, soyadımı ve adımı söyledikten sonra bana baktı pasaportu inceledi hoşgeldiniz gibi bir şey söyleyerek pasaportumu verdi. Bu ülkede ingilizce teşekkür etmek ayıp olabilir diyerek bende Türkçe teşekkürler deyip geçtim. Ama asıl çile ondan sonra başladı işte. Çünkü bagaj dağıtım yerinde kendi bagajımı alıp arkamı döndüğümde çeçenlerin hepsinin küçücük bir kapıdan tamamen koli bantıyla kaplanmış dev gibi bir sürü bavul ve çantayla sırada -hayır sırada kelimesi çok iyi bir kelime- daracık bir kapıdan geçmeye çalıştığını gördüm. Gümrük kontrolü yapılıyordu. Tek tek bütün bavullar açılarak ve tartılarak. O sıkışıklıkta yaklaşık bir saat bekledikten sonra Maya ile kendimizi gümrük kontrol kapısından geçer bulduk Mehmet arkada kalmıştı, sorunsuz bi,r şekilde orayı da geçtikten sonra bakalım sırada ne var derken bir kapı açıldı ve kendimizi dışarıda bulduk. Dışarda son derece yumuşak ve sakin bir hava vardı. Tam karşımızda ise çok güzel bir şadırvan ve camii, Gece ışıklandırmasıyla daha da güzel gözüküyordu. Fotoğrafını aşağıda görebilirsiniz. Sandığımdan, hatta İstanbuldan çok daha yumuşak bir hava da olunca keyfim yerine gelmiş bir şekilde saatler sonra ilk sigaramı keyifle içtim. Fakat aradan yarım saat geçmişti Mehmet hala o gümrük kontrol kapısından çıkmamıştı. Maya ile merak etmeye başlamıştık. Telefonlarımızda Türkiye dışı aramaya kapalı olduğundan arayamıyorduk. Nihayet Memet Çeçenlerin tamamına küfrederek kapıdan çıktı bir sigara yaktı o da , tam o anda "siz benim bavulu almadınız mı "diye sordu. Niye alacağız ki senin bavulu , eyvah iki saatte bunu bekleyeceğiz şimdi derken Mehmet içeri girdi tekrar, birazdan gülerek tekrar çıktı, görevlinin eğer bu bavul senin değilse seni buradan ilelebet çıkarmam dediğini söyledi. Bütün bu badirelerden sonra saat Türkiye saatiyle üç Çeçenistan saatiyle beş olmuştu. Bir taksiyle pazarlıktan sonra 30 dolara şehirde daha önce ayırttığımız otele geldik. Otel, surlarla çevrilmiş bir kale görünümündeydi.
Asıl heyecanlı bölümler ve Çeçenistan izlenimleri yarın.
Hepinize sevgiler
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder