Evet, en son Kremlin'de Katedral meydanında kalmıştık.
Katedral meydanını geçince, artık, yol bitiyor. Önümde Moskova nehrine açılan bir park olduğunu görüyorum. Ama onun da önünde bir kaç asker ve yol var. Turistler oraya doğru gitmiyorlar. Ben de acaba yasak mı diyerek tereddüt etsem de içimde ki merakı ve moskova nehri'nin buradan görünüşünü merak ettiğimden, cesaretimi topluyor ve etrafa kulak kesiliyorum. Adımlarımı attıkça bir uyarı sesi bekliyorum ama gelmiyor. Arada bir önümden yüksek devlet görevlilerine ait son model mercedesler geçiyor. Önümü kesen yola geçip Kremlinin sınır duvarlarına geçmeliyim.Sağa sola bakıyorum gene hiç bir turist yok. Ama sabah sabah o kadar güzel bir manzara var ki, Moskova Irmağı, Kremlin'in hemen altındaki parkın altından akıp gidiyor. Hava sabah karanlığını yeni atmış, Puslu, güneş aradan kendini göstermek için fırsat kolluyor adeta ve arada bir yakaladığı fırsatları değerlendirip güzel sürprizler yapıyor. Nehrin rengi güneşle birlikte koyu yeşilden açık yeşile dönüyor. Parktaki güçlü ağaçların dalları nehre doğru uzanıyor. Karşıda kent manzarası ise bu dallardan fırsat buldukça kendini önümüze seriyor. Kafanızı sağa çevirince ise, Kremlin Sarayı'nın pasta rengi devasa yapısını görüyorsunuz.Şimdi yönümü yasak olan sol taraftan sağa doğru çevirdim ve bu eşsiz manzara eşliğinde yürüyorum. Borovitski kapısına doğru. Kapıya yaklaştıkça oradan da girişler olduğunu ,sayıları az bir grubun önce bir kapıda bekleyip sonra içeri girdiklerini görebiliyorum. Şansa bak. Gezilecek bir yer daha var ve muhtemelen sarayın içi bu. Derken; hani dün kapıdan girerken bana ısrarla 350 rublelik bilet satan kadından söz etmiştim ya. Full biletin ne olduğunu o zaman anlıyorum. Devlet silahhanesi'ni gezmeye biletim yetmiyor. Oysa, içeride Çarların taçları, mücevherleri, kıyafetleri ve tahtları sergileniyor. Ünlü faberge mücevherleri de burada sergileniyor. İçimden geri dönüp kadını dövmek geliyor. Kısmet değilmiş, Neşe'yle yapacağımız tura kalsın o da. Çünkü, fazla zaman kaybedemem öğlen ikiye kadar zamanım var ve daha Arbat sokağı beni bekliyor. Tekrar Aleksander bahçelerinden yürüyerek metro istasyonuna gelirken, Tiyatro meydanına bir kere daha göz atmak istiyorum. Meydana geldiğimde, sevgili dostlarım, içler acısı bir manzara var. Hani o geçen gün bahsettiğim Karl Marks'ın büstü ve "dünyanın bütün işçileri birleşiniz" yazısı vardı ya, orada sayıları 10 kişiyi geçmeyen ve hayli yoksul oldukları her hallerinden belli, yaş ortalaması 70 olan bir grubun , eski bir amfi, hoparlör eşliğinde , ellerinde kızıl bayraklar, enternasyonal marşı söylediklerine şahit oluyorum. Aralarında bir kaç da genç var. İnanılır gibi değil. Demek bu kadar azalmışlar. Gene, size geçen gün bahsettiğim KGB'nin oteli olan Metropol oteli vardı ya, hayli yorulduğumu farkedip, orada ikinci kahve molası vereyim diyorum. Fakat otel kapalı, ancak, altındaki mağazalar açık ve bir hediyelik eşya dükkanı var. İçeri girip, fiyatları da uygun görünce kendime orak çekiçli bir CSKA Moskova t-shirt'ü , Neşe'ye bir kızıl yıldızlı t-shirt ve neredeyse bir şapka koleksiyonu olan kızikoma da Rus ballets yazan bir bere alıyorum. Evet, şimdi Arbat zamanı, üstelik iştahım az önce Kremlin pastasını yememe rağmen hala açık. Arbat , Ploşit Revalutsiye istasyonundan bir sonraki durak. Hayli de yakın sayılır yani. Ver elini Arbat. Ben eski Arbat tarafından gireceğim. Bunu da, caddenin girişinde ki, Prag Restaurant'ından anlayacağım. Bu restaurant da, Art Nouveau tarzında bir yapı. Bakalım göreceğiz. Metro'dan çıkışta gene bir kaç Moskovalı dostumdan yardım istiyorum. Hemen gösteriyorlar sokağı. Doğru girişe gelmişim, zira, Prag Restaurant'ı hemen seçiliyor. Sevgili dostlar, bu restaurant'ta Puşkin'in Üç Kızkardeş adlı oyununun galası olmuştu. Buradan kimler geçmiş kimler. Ama büyük hayal kırıklığı, restaurant kapalı. Dışarıdan seyretmekle yetinip, hayallerimi de kurduktan sonra, saate bakıyorum, bir'e geliyor. Acele etmeli, çünkü bu sokak yaklaşık üç kilometre ve saat iki'de bitmeli. Böyle de disiplinli bir kişiyim yani. Gene de, sanki hiç acelem yok da sıradan bir pazar gününü geçiren Moskovalı gibi hissetmeye çalışarak sokağı adımlamaya başlıyorum. Gerçekten de kendinizi 18.yüzyılda hissediyorsunuz orası kesin. Bir mimar olsam bütün yapıları incelerdim. O kadar güzeller. Dayanamayıp hemen hemen her binanın fotoğraflarını çekiyorum. İstanbul'a dönünce ansiklopedik bilgilerini edinirim diyerek. Ama kendime söz veriyorum, dönerken hiç fotoğraf çekmeyip hissederek yürüyeceğim. Sokak ilerledikçe güzelleşiyor. Bol bol hediyelik eşya dükkanı var. Ama , eski yapılar ve sokak araları, hediyelik eşya dükkanlarının turistik hava katmasını henüz bodrum çarşısı boyutuna getirmemiş. Bir de tabii gene heykeller. Arada, başlarında öğretmenleri ile okul çocukları geçiyor. Size bahsetmişmiydim burada Puşkin, Mayakovski, Çaykovski, Meyerhold yaşamış.Çok sevdiğim yazar , Bulgakov'un henüz okuyamadığım "Arbat Sokağı Çocukları" diye bir romanı var. Ekim devrimi sırasında öldürülen soyluluarın trajedisini anlattığı. Ağbimle öğrencilik yıllarımda tezgahta kitap satarken, sokakta okuduğum, şimdi yazarını hatırlayamadığım, "Arbat Sokağı" diye bir roman vardı. Sokağın komünist dönemde bile, bir çok muhalif fikre, yeni sanat akımına öncülük yaptığını, şimdiki gibi turistlere hizmet eden ressamların değil , gerçek ressamların mekanı olduğunu anlattığı bir roman okumuştum. Yani o zamandan beri merak ederim. Tabii, bunu yaşamak için, kaldıysa sokağın undergrounduyla tanışmak gerek. Mümkün değil tabii. Benimki hayal kurarak yürümek sadece. Bir anda , sabah otelden çıktığımdan beri hiç oturmadığımı , oldukça yorgun olduğumu farkediyorum. İkinci kahve molasını vereyim ve yanına da bir cheese kek söyleyeyim diyorum. Şöyle yola bakan masaları olan boş bir kafeye giriyorum. Kahvem ve kekim geliyor. Gerçekten yorulmuşum. Tekrar Moskova gezi kitabıma göz atarak ve arada yolu seyrederek yaklaşık bir yirmi dakika dinleniyorum ki; Mehmet arıyor. Beklenen an. Tamam geliyorum merak etme derken "ağbi keyfine bak , müşteri aradı, yarına erteledi görüşmeyi " diyor. Üzülüyorum çünkü iş olarak boşa bir gün gidiyor, seviniyorum çünkü gerçekten de aylaklıkla dolu bir gün geçecek. Ozaman yürümeye devam. güzel kahve ve muhteşem keke 370 ruble ödeyip, yürümeye devam ediyorum. Sokakta resim satan tezgahlar var önümde. Tezgahlara yaklaştığımda, Suluboyai karakalem ve pastel tarzlarda yapılmış çeşitli Moskova manzaraları var. Arbat sokağından resim almadan geçilmez. Alacak oluyorum ki; içimden bir ses ne malum ileride daha ucuz ve iyilerini bulmayacağın diyor. Erteliyorum. Tekrar yürümeye devam. Muhteşem binalar, evler, heykeller bitmiyor. Gözlerim gerçekten bayram ediyor. İleride bir heykelin önünde toplaşmalar var. Heykele yaklaştıkça bunun Puşkin ve karısı Natalya Gonçarova olduğunu farkediyorum, hani dostu Pavel Pletnyov'a şöyle yazdığı "evlendim,mutluyum.Bir tek isteğim var. Ömrümde hiç bir şey değişmesin, hiç bir şey şu andakinden daha iyi olamaz" diye yazdığı,Tanrım şu karşısında ki muhteşem iki katlı ev de onun evi olmasın sakın. Evet öyle.Puşkin bu evin ikinci katını altı ay için kiralamış.Fakat üç ay geçtikten sonra St.Petersburg'a geri dönmüşler.Ekim devriminden sonra bu bina, Kızıl Ordu tiyatrosuna dönüştürülmüş. Üstelik zamanda var. Hemen heykelin fotoğrafını çektikten sonra evin kapısından içeri giriyorum. Bu evi gezmek 80 ruble. Üstelik ceketimi , çantamı bırakacağım portföyde ücretsiz. Evi gezmeye başlıyorum. Giriş katındayız. Giriş katında fazla bir şey yok. Şimdi ikinci kattayım. İçerisi dört salon ve iki küçük odadan oluşuyor. Salonların perdeleri, perde askıları, avizeler, mermer sobalar, ceviz ve gül ağacı mobilyaları ile çok güzel, çok sade. Her oda ayrı bir renk. Açık renkler , leylak rengi, açık mavi , perdeler de ona göre. İçeride öğretmenler ve çocuklar. Öğretmenler o kadar sevgiyle anlatıyor ve her kelimenin vurgusunu o kadar tane tane yapıyorlar ki; anlamamak mümkün değil. Ayrıca çok güzel Moskova tabloları var. Sırf bu tablolar için bile gezilir. İkinci katı üç kere geziyorum. İlkinde dekorasyon, döşeme için. İkincisinde tablolar için, üçüncüsünde ise gözlerim artık iyice alıştığından Puşkin gibi. Bazen sabah yeni uyanmış olarak hayal ediyorum kendimi. Perdeyi aralayıp, sokağa bakarak havanın nasıl olduğunu kestiriyorum. Bazen, eve davet ettiğim bir arkadaşımı karşılamak için bir salondan diğerine geçermiş gibi yaparak. Artık çıkmak zamanı. Tekrar dışarısı , yürümeye devam. Karnım acıkmak üzere, ama birazdan bir meyve pazarı görmem lazım. Nitekim, o meyve pazarı sokağın bitimine doğru beliriyor. Hemen bir haftadır meyve yemediğim için dört beş mandalin iki elma alığ çantama atıyorum. Bir yandan mandalinlerimi yiyip bir yandan da yürüyerek sokağı bitirdim. Şimdi solumda az önceden beri heybetli halini uzaktan ara ara kestiğim. Stalin'in yedi kızkardeşleri olarak bilinen 1940 ların sonu ile 1950 lerin başlarında yapılan yedi gotik yapıdan biri bu. Gerçekten heybetli ve etkleyici. Fotoğrafalrını bol bol çektim. Ne demiştim? Kendime sözüm var. Bu Arbat Sokağını şimdi hiç fotoğraf çekmeden, sıradan bir Moskovalı gibi tekrar yürüyeceğim ve unuttum sanmayın resim satın alacağım. Tekrar geri hadi bakalım. Aynı ressam kadından, bu sefer bir karakalem, bir de suluboya resim alarak yoluma devam ediyorum. Sokağın ortasına geldiğimde tekrar aynı kafeye girerek sabahtan beri üçüncü kahve molamı veriyorum. Bu sefer,yanında enfes bir strudel var. Üstü dondurmalı, tabağın kenarlarına güzel bir sosla süsleme yapılmış, üzerine pudra şekeri serpilmiş. Kahveyle çok güzel bir ikili oluyorlar. Üstelik, öğlen oturduğum masadayım ve Moskova'da eskiden bizde olduğu gibi içeride bazı masalarda sigara içiliyor. Benim masada o şanslı masa. Tam bunların keyfini sürüyorken, hapşırmamla yanımdaki masadaki iki kız da , dönüp Rusça çok yaşa diyorlar. "you too" deyince nereli olduğumu soruyorlar. Türküm , siz nerelisiniz diyorum. St.Petersburg deyince heyecanlanıyorum resmen. O da ; en görmek istediğim şehirlerden. Seyahat programımın orayı da kapsadığını söylüyorum. Çok şanslısın diyorlar. Evet öyleyim deyip, Gorki parka , nasıl gideceğimi soruyorum. Hemen ellerindeki ipad'den bakıyorlar hangi istasyonda ineceğimi söylüyorlar. Saat beş'e geliyor. Bir de orayı görmek amacıyla yeni arkadaşlarımla vedalaşıp (aranızdan bazılarının, "nereye salak adam, ne güzel tanışmıştın bırakılır mı ?" dediğini duyar gibiyim. Çok ayıp!..) hesabı da ödedikten sonra, tekrar Arbatskaya metro istasyonundayım. Şimdiki hedefim Oktobırskaya metro istasyonu oradan çıkınca Gorki park çok yakınmış. Ama, hat değiştirmem gerek. Önce mavi hattan kahverengiye sonra da sarı hatta geçerek yolumu buluyorum. Tekrar yanımda ki sevimli bayana Oktobırskaya durağını onaylatıyorum. Çünkü yazıları henüz tam çözemedim , ancak tahmin edebiliyorum. İşaret parmağımla göstererek Oktobırskaya diye bir soru ünlemi koyduğum durağı onaylıyor. İnerken, Rusça nereye gidiyorsun diye tahmin ettiğim bir soru ünlemiyle bir şeyler söylüyor. Gorki park olduğunu söyleyince kendisini takip etmemi söylüyor. Çıkışa kadar ben ingilizce, türkçe o da rusça sohbet ediyoruz. Çıkışta bana , Gorki parkı elleriyle işaret ederek tarif ediyor. Teşekkür edip vedalaşıyoruz. Ruslar gerçekten çok iyi insanlar. (İş hayatı için geçerli değil bu dediğim yalnız, gündelik hayat itibariyle ) Gorki parka 300-400 mt. yürüdükten sonra ulaşıyorum. Gösterişli ve aydınlatılmış bir girişi var. Bu girişi görünce, devasa parktan korkmuyorum. Çünkü nerede olursa olsun , bu girişi kaybetmek imkansız. Amacım, içeride açık havada paten yapanları izlemek. Daha doğrusu öyle olduğunu tahmin ediyorum. Ama, bu tahminimde yanıldığımı yürüdükçe anlıyorum. Park'ta benden başka en çok 10-15 kişi var ve parkın büyük bir kısmı onarımda. Ben de artık çok yorgunum ama ırmağın kıyısına ulaşma gücünü hala taşıyorum. Irmağın kenarına geldiğimde, gezi kitaplarında okuduğum gezinti teknelerini görüyorum. Bunların iskelelerinden biri de Gorki parkın kıyısında ama kapalı. Bizim, boğazda gezinti yapan tekneler benzeri tekneler bunlar. İçinde yemekte yeniyor. Neşeyle böyle bir yemek yemek lazım. Moskova ırmağında, teknede, gerisini siz düşünün, hayır düşünmeyin çok ayıp.
Dostlarım böylelikle günü bitirmeye karar vererek, yorgun bacaklarımı son bir gayretle tekrar metro istasyonuna yönlendiriyorum. Otele geldiğimde saat sekize geliyor. Sabah sekizden beri üç defa ortalama 20'şer dakika oturduğumu hesap ederseniz. Günün 11 saati yürüyerek ve ayakta geçmiş. Siz düşünün hemen duş ve bir iki saat uyku ile kendime ancak geliyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder