Yıllar önce, sıkıcı kış günlerinde, google earth'ün yeni çıktığı zamanlarda, kendime bir oyun bulmuştum. Google earth'ü açıp yaşamak istediğim bir şehri seçiyordum. Örneğin, New York. Kendime bir cadde ya da sokakta ev tutup, bir de iş yeri seçiyordum. Sonra, her gün evimden işe, seçtiğim güzergahta işe gidip geliyordum. Aynı sokaktan diyelim bir hafta gidip geliyor. Sonraki hafta başka bir güzergahtan devam ediyordum. İşe gidip gelirken, yol üstündeki kafe, alışveriş merkezi, kilise vb. binalara dikkat ediyordum. Hafta sonu olunca da gene evimden çıkıp çevredeki parklarda yürüyor, müzelere gidiyordum. Müze girişlerinde explorer'ı açıp; sayfası varsa, müzenin içindeki resimlere ve sanat eserlerine bakıyordum. Bazen, hafta sonu tatili için, sevgilimle örneğin sicilya'ya gidiyor, hafta sonu tatilini geçiriyordum. Bu şehirlerden biri de Moskovaydı. Yaklaşık bir ay, hayalimde , KGB ajanı olarak, bu şehirde yaşamıştım. Bunu, aşağı yukarı bir yıl değişik şehirler için uyguladım. Sonra bu oyundan sıkıldım. Çünkü, kokular, lezzetler,insanların ifadeleri, bir büyük sanat eserini karşında görmekten duyduğun heyecan, müzikler, akla gelebilecek bir çok şey eksikti. Bunları niçin yazdım ve niçin hatırladım biliyor musunuz? Bugün, metroda, orta yaşını biraz geçmiş, ortalama giyimli bir kadın, kapının yanındaki, trenin penceresiz bölümüne olabildiğince yaklaşmış,sessizce ağlıyordu. Suratında yardım dileyen bir ifade yoktu, utanma yoktu, başkalarının yardımına ihtiyacı yoktu, zavallılık hiç yoktu, panik yoktu, sıkıntı yoktu, sessizce, ağlama özgürlüğünü kullanarak ve kimseleri rahatsız etmeden ağlıyordu.O ağlarken,insan, başına kimbilir hangi felaket geldi diye bile düşünemiyordu. Çevresinde ki herkes, onun bu yasına, durumuna, saygılı ve rahatsız etmeden yolculuklarını sürdürdü. Kimse o ağlarken ne böldü, ne yüksek sesle konuştu, ne bir arkadaşıyla konuşurken kahkaha attı. Hepimiz, ona üzülmek değil de, saygı duyduk, onun o anını bölmek istemedik sanki...Benim google earth'de bulamadığım böyle şeylerdi işte. An'lara tanık olmak. Edepsizce değil de, adabınca.
Ayrıca, başka gözlemlerimi de aktarayım. Moskovalı'lar, mucizevi bir şekilde, hızla giden trenin içinde, hiç bir yere tutunmadan ayakta duruyorlar. Kimisi ellerini öne kavuştırmuş kafayı önüne eğmiş, uyuyor bile. Kimisi, gene aynı pozisyonda sanki meditasyon yapıyor.Kimisi, ne zaman çıkardığını ve tekrar yerine ne zaman soktuğunu hiç bir zaman göremediğim bir hızda kitabını ya da e-kitabını çıkarıyor ve okumaya başlıyor. Sanki kitap bir anda elinde beliriveriyor bir anda yok oluyor. Çok güzel, büyük ataç şeklinde kitap ayraçları var, biz de bunların kullanıldığını hiç görmedim. İpad ve tabletler inanılmaz yaygın. Kitapların ise, özellikle yaşlılarda, eski çok güzel deri kılıfları var. Bunlar belli ki, yalnızca o kitabın kılıfı değil de, sürekli kullanılan şeyler. Gençlerin çoğu bizdeki gibi sürekli, ellerindeki telefonla, mesajlaşıyorlar.Gene yaşlıların çok güzel, eski, deri çantaları var. Turistleri, kalın giysilerinden -bazen kar kıyafeti bile giyiyorlar- hemen tanıyorsunuz. Moskovalılar ise, benim düşündüğüm gibi kalın giyinmiyorlar. Ama, bere,şapka,atkı kullanmayan yok gibi bir şey. Bir kafeye girdiğinizde, paltonuzu , atkınızı vb. şeylerinizi vestiyere bırakmamak sanıyorum görgüsüzlük gibi bir şey sayılıyor. Çünkü, garson gelip hemen uyarıyor.
Yarın Samara'ya geçeceğiz.
Lada Samara marka bir arabam vardı yıllar önce. İlk arabamdan sonra almıştım. İlki, Peugeot 1975 model bir külüstür idi. Şimdilerin parası ile 3-5 bin liraya almışımdır herhalde ama o kadar külüstürdü ki; her hafta tamirciye gidip ayarlarını yeniden yaptırmam gerekiyordu. Araba kullanmayı da ilk o araba ile öğrendiğimden artık çarpıkları ve boya sıyrıklarını yaptırmıyordum. Yalnızca, boya sıyrıklarına macun çektirmekle ve çöken kaportayı çekiçle düzelttirmekle yetiniyordum.O nedenle, Lada Samara'mı ilk aldığımda, bana Mercedes gibi gelmişti. 1992 model , ikinci el bir araçtı. Hiç unutmuyorum, satıcı , satarken "ağbi, kontağı çevir atla Bodrum'a git öyle sağlam bir araba" demişti. Sahiden de, Samaramla çok güzel gezmiştim. İzmir'in su basmaları meşhurdur. O araçla koltuk seviyesine gelen sulardan sağ salim sürerek çıktığımı hatırlıyorum. Şimdi sevdiğim arabamın yapıldığı şehre gideceğim.
Samara, Volga ve Samara nehirlerinin kesişme noktasında ve ikisinin kıvrımlarında kendini konumlandırmış bir şehir.Güneyinde Kazakistan, doğusunda Tataristan var.Samara bir oblast. Yani, özerk bir eyalet. Dimitri Şostakoviç II.dünya savaşı sırasında burada yaşamış ve 7.senfoniyi yazmış.Samara'nın ayrıca II.Dünya savaşında Alman İşgali tehlikesine karşı başkent seçildiğini biliyoruz. Ayrıca Rusya'nın en önemli sanayi şehirlerinden biri. Bakalım neler göreceğiz.
Bugünlük de bu kadar. Hepinize iyi geceler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder