Otelimize döndük. Ben girmeden önce kapıda bir sigara içeyim dedim. O arada, biri yanıma yanaştı. "Sen Türksün? " dedi. Ben şaşırarak "evet" dedim. Adam Azeriymiş ve otelin ahçısıymış. Yemeği otelde yememizi tavsiye etti. Çok güzel şaşlık kebabı yaparmış. Ben de zaten öyle yapacağız dedim. Akşam restorant'ta şaşlık kebaplarımızı söyledik. Şaşlık kebabı, bizim adana dediğimiz şeyin yağsızı ve bir porsiyonda beş tane var. Beni tanıyanların şimdi "tam senlikmiş" dediğini duyar gibi oluyorum. İnanın ben dahi zor bitirdim. Bu arada restorant'da müzisyenler yerlerini almaya başlıyor. Birazdan müzik başlıyor. Müzik, bizim 70'lerde ki ritim ve melodiler gibi aynı. Biz de yemeklerimizi bitiriyoruz. Maya, et söylemişti şimdi kıvranıyor. Mehmet de etin sertliğinden ötürü dişini kırıyor hafiften. Bir tek ben salata ve kebabımı bitirebiliyorum ama midemde kramplar. Mehmet "ağbi bunlar birazdan oynamaya başlar, gör sen kavgaları" diyor. Ardından ekliyor "biz tüyelim ağbicim bunların kavgaları silahsız olmaz, birazdan odadan duyarız" diyor. Hesabı ödeyip masadan kalkıyoruz. Odamıza çekiliyoruz.
Artık burada ne yaptığımızı anladınız. Çok ayrıntılara girmeyeceğim. Ama kiraladığımız arabanın şöförü Abu, bugün serçe görünümlü ladayı bırakıp bir üst modele geçmiş. Cillop bir samaramız var yani. Kafasında da FBI yazan bir şapka var. Hale bak, biz dikkat çekmeyelim diyoruz, adam FBI şapkası takmış derken, demek burda adet böyle diyoruz İnguşetya'ya doğru yola çıkıyoruz.
İnguşetya'ya geçmeden önce, size biraz Grozni hakkında bilgi vereyim. Her yerde başkan Ramazan Kadirov'un fotoğrafları var. Öldürülen babası Ahmet Kadirov'da genellikle yanında. Dışarıdan bakınca genç ve İslama sıkı sıkıya bağlı biri gibi görünüyor. Ama, arası Putin ile de iyi olmalı ki, zaman zaman Putin en solda babası ortada kendisi sağda olmak üzere üçlü fotoğrafları var. Grozni adeta yeniden inşa edilmiş. Türkler tarafından. Etrafta ne kadar inşaat görürseniz Türkler yapıyor veya iyi yapıların hepsini onlar yapmış. Türkiyeden de Bora İnşaat yapmış hemen her yeri. Grozni'nin ortasında 4-5 adet gökdelen binası hemen dikkati çekiyor. Bunların çevresinde turuncu sarı renklerde taşlarla yapılmış devlet binaları ve lojmanlar var. Sonra halka halka çember genişliyor. Zenginlere ait olduğu belli olan siteler; kameralar, yüksek duvarlar ve güvenlik görevlileri ile çevrelenmiş. Güvenlik görevlileri deyince, bizim sitenin ki gibi değil tabi. Bunlar önceki yazımda da belirttiğim gibi , eni konu silahlı adamlar , çelik yelekli siyah bereli vb. Sonra normal halkın yaşadığı çembere geçiyoruz. Burada güvenlik duvarları yok. Ama mahalleler arasında hava karardığında kamuflajlı askerler çıkıyor gene ortaya.Bir de camiler ve meydanlar dikkatimi çekiyor. Kent merkezinde neredeyse iki üç futbol sahası büyüklüğünde bomboş bir meydan ve başında da görkemli bir camii var. Ama bu kadar islamiyete önem veren bir toplum olmasına rağmen bugüne kadar gördüğüm en büyük yılbaşı çamı da meydanın diğer bir köşesinde. Düşünün, Ramazan Kadirov , İngilterede bir müzayede'den milyonlarca euro'ya satın aldığı peygamberin tasını havaalanından kent merkezinde meydanda ki camiye(20 km.) yürüyerek ve ağlayarak kendi elleri getirmiş.(Mehmet de buna geçen geldiğinde şahit olmuş ve su içmiş)Diğer taraftan da dev yılbaşı çamı. Bence bu Çeçenistan'a şeriat filan gelmez. Geyik bir yana, kadınlar sosyal hayatın ve çalışma hayatının o kadar içindeler ki, ibadet Araplarda ki gibi kadınları eve ve çarşafın içine sokamıyor.Diğer taraftan Çeçenistan bir doğal gaz ve petrol ülkesi olmasına rağmen, ısınmada genellikle kömür kullanılıyor. Hava kirliliği üst düzeyde. Ama benzin için bir örnek vereyim , 10 lt. benzini 280 rubleye, yani 9 dolara aldık 40 lt.si 36 dolar, yani 65 liraya bir depo benzin doluyor.
Sevgili dostlarım, eminim ki içinizden bir çoğu benden çok daha fazla ülke gördü. Çok daha fazla gezdi. O nedenle çok bilgiçce yazmak istemiyorum. Ama en çok neye şaşırıyorum biliyor musunuz? Çeçen miliste olsa , normal vatandaşta olsa, telefonu bizim alıştığımız Nokia melodileri ya da bildiğimiz melodilerle çalıyor. Onlar da ne kadar savaş içinde olurlarsa olsunlar , kendilerini ne kadar Allaha adarlarsa adasınlar, gene Mercedes , BMW ya da vb. bir araba ile hava atıyorlar. Çarşılarda genç kızlar kendilerini takip eden erkeklere gene işaret veriyorlar,sinemalarda twilight filmleri, trafikte bizim İstanbul'da bildiğimiz kural burada daha da geçerli, öndeki küçük boşluğa kafasını ilk sokan araç kazanıyor, diğeri o boşluğu vermemek için canını dişine takıyor. Araç kullanmak İstanbul'da olduğu gibi gene yalnızca mekanik bilgisi değil, aynı zamanda cesaret, gözüpeklik , atiklik ve risk alma gibi kavramların sınandığı bir arena işlevi görüyor. Toplumsal hayatı düzenleyici , jakoben gücün ortadan kalktığında , birlikte yaşamanın aynı zamanda nasıl bir yerel güçler savaşına yol açtığını sezinleyebiliyorsunuz.
Ne yazık ki; Grozni'nin , Çeçenistan'ın yerel gündemini takip etme imkanına sahip değilim. Dediğim gibi bir anda okuma yazma bilmez biri oldum çıktım. İnsanlara da fazla soramıyoruz, siz neler yaşıyorsunuz , neler gündeminizi oluşturuyor diye. O nedenle sizlere bu bilgileri aktarmakla yetiniyorum.
Bu kadar toplumsal analiz yeter. Öğleye doğru,İnguşetya'ya yola çıktık. Başka bir ülkeye gidiyoruz ama Çeçenistanın başkenti Grozni ile İnguşetya'nın başkenti Nazran arası arabayla 1.5 saat. Yani İzmir Kuşadası, ya da Ataşehir-Şile arası gibi bir şey. Düşünün yani. Ancak, şehrin dışına çıkmaya başlayınca başka bir şey daha dikkatimi çekiyor, size Groznide ki yüksek güvenlik duvarlı sitelerden bahsetmiştim ya, şehrin dışına çıkınca neredeyse her köyün , fabrika'nın güvenlik duvarları ile çevrildiğini görüyoruz. Genellikle kırmızı , turuncu renkli çok lüks villalar da dikkatimizi çekiyor, söylemeye gerek yok onlar da öyle tabii. Bir de, mesela gidiyorsunuz yolun kenarında muhteşem bir camii, acayip büyük filan. Bu cami'ye kim gelir ki diyorsunuz. Çünkü kentin dışında ve çevresinde o kalabalığı sağlayacak bir cemaat büyük ihtimalle yok.
İnguşetya'ya giderken tam dört güvenlik noktasından geçiyoruz. Birisi Rus askerlerin kontrol noktası, filmlerdeki gibi kalpaklı, kamuflajlı , tam teçhizatlılar. Bizi durduruyorlar. Şöför iniyor önce, birazdan gelip pasaportlarımızı istiyor. Mehmetle Maya hemen ne diyeceklerini konuşuyorlar. Arkadaşımızı ziyaret etmeye gideceğimizi söyleyeceğiz. Bir asker gelip Mehmet'e araçtan inmesini söylüyor. Ben de inecek oluyorum ki beni durduruyor. Yalnızca Mehmet iniyor, bir anda üstündeki gerginliği atıp son derece güleryüzlü bir şekilde rusça konuşmaya başlıyor. Geliyor sonra tamam ağbicim bize bir şey yok diyor. Yalnız Maya'nın pasaportu Türkmen olduğu için askerler onu ayrıca çağırıyor. Maya tedirgin ama belli etmemeye çalışarak konuşmaya başlıyor. O da geliyor sonra. Ne dedin diyoruz. Sizlerin tercümanı olduğumu söyledim diyor. Diğer kontrol noktaları bu kadar sert değil , bakmak ve şöförün belgelerini kontrol etmekle yetiniyorlar. Nazran'a varıyoruz. Şehre girerken karnımızın çok acıktığını farkedip bir yemek molası veriyoruz. Şaşırtıcı bir şey, bu bölgelerde dükkanların içerisinde ne olduğunu tam anlayamıyorsunuz. Dışarıdaki tabeladan belli oluyor içeride ne olduğu. Camekan , vitrin vb. şeyler yok. Biz de böyle bir yerden giriyoruz. İçerisi yapma çiçeklerle bahçe havası yaratılmış bir restoran , bakkal gibi bir yer. Yemekler cam bir dolapta sergilenmiş. Dikkatimi hemen safranlı, havuçlu, tavuklu pilav çekiyor, yanında da katmer gibi bir şey var. Ama içine bizim bal kabağını rendelemişler. İkisi de çok leziz görünüyor ben onları ve bir de salata söylüyorum. Yemekten sonra çayşarımızı da içip tekrar yola çıkıyoruz. İçimden bu nasıl bir başkent diyorum. Tamam fazla bir şey beklemiyorum ama nasıl söylesem Ödemiş'in on yıl önceki hali gibi. Şehir denecek bir bina ya da yol yok. Nazran'ın pazarına giriyoruz.
Burası Çeçenistanda ki gibi organize ve düzenli değil, meyve-sebze, et-balık,elektronik, kıyafet, gümüş,altın, bujiteri aynı büyük binanın değişik bölgelerinde. Bu malların çoğu -tamamına yakını da diyebiliriz - Çeçenistanda olduğu gibi Türkiye'den getiriliyor. erkekler ve kadınlarda renk olarak siyah hakim. Ben hemen İstanbulda iken bu bölgeden gelen kadınlar da en çok dikkatimi çeken şey, terlik giymeleri olduğundan, burada da terlik giyiyorlar mı diye bakıyorum. Kıyafetler değişmiyor. Siyah etek, siyah naylon çorap ve siyah ama üstü taşlarla kaplı, yer yer simli terlik ve çizmeler. İşimizi bitirdikten sonra, ilgimi et-balık kısmı çekiyor, biraz o bölümü geziyorum. Etler bayağı tezgahta satılıyor, balıklar ise genellikle tuzlanmış ve kurutulmuş olarak.
İnguşetya'dan akşama doğru ayrılıyoruz. Şimdi tekrar Çeçenistandan geçerek Dağıstan'a doğru yol alacağız.
O kısımıda yarın anlatacağım sevgili dostlarım , benim gene çok uykum geldi. Ama, Hazar denizini görecek olmak heyecanlandırıyor şimdiden söyleyeyim.
Hepinize iyi geceler
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder